Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

İSTANBUL’DA OLMAK VARDI…

 

Dişlerinin arasından fısıldar gibi, samimi olmayan bir tebessümle her sabah bize zoraki bir şekilde “günaydın” diyen şoförümüz “tam bağımsızlıkçıydı.”
Sohbet girişimlerimiz o tanıdık “İngiliz soğukluğuna” takılırdı her defasında.
Fakat kendisini öz be öz İskoç sayıyordu, bıraksalar Cesur Yürek filmindeki gibi İngilizleri elde kılıç kovalayacaktı.
Tabii öyle bir şansı kalmadığı için referandumda bağımsızlığa evet oyu kullanmakla yetinecek.
Nasıl olmuşsa “Kıbrıs’ı çok iyi biliyorum, orada askerlik yaptım, EOKA’cılar beni sevmezdi” gibisinden bir cümle dökülmüştü ağızdan da tüm ısrarlı sorularımıza karşın ötesini anlatmamıştı.
“İngiliz’in oyuncağı olduk” deyip geçirecekti konuyu.
Sadece İstanbul’u merak ediyordu. Tatile gitme planları yapıyordu ve maliyeti hesaplamaya çalışıyordu.
İnanılmaz yeşillikteki ovalar, muhteşem ormanlar ve başıboş dolaşan yün yumağı koyunlarla inekler.
Her köşeyi döndüğümüzde çağıl çağıl akan ırmaklar.
“Ya havasından ya da suyundandır” sözü sanki bu topraklar için söylenmişti.
Memleket gölgede 45 derecede yanıyordu fakat biz Grönland’a yakın bir yerde üşümemek için feleğimizi şaşırıyorduk.
Burası yeni kıtaya açılan son duraktır.
Amerika’ya seyreden bütün uçaklar oradan geçiyor, bütün gemiler seferlerini oraya göre ayarlıyor.
Karşımızda kuş uçumu 5 saat tutan bir okyanus.
Avrupa’nın en ucundaydık. Avrupa kıtasını birkaç kez yutabilecek büyüklükte Atlantik karşımızda homurdanıyordu.
Irmakların aktığı, yeşil bayırlarda koyunların ve ineklerin otladığı kırları terk edip de şehre indiğimizde, 30 yıllık viskisini yudumlayıp “bağımsızlık pek de akıllıca olmaz” diyen İskoçlara da rastlayacaktık.
Ekonomik hesap yapıp duruyorlardı, bağımsızlığın maliyetini çıkarıp “böylesi daha iyi” sonucuna varıyorlardı.
Bir de bizimle dalga geçiyorlardı viskiyi buzla içiyoruz ve meyhanelerde viski tüketiyoruz diye.
Viskinin anavatanındaydık ve onlar bile yemekte mutlaka şarap içerlerdi.
Bağımsızlığı pek umursamadan kafası hoş bir hayat sürerlerdi.

       ***

Tek işi yukarıdan aşağıya inen iki tramvayı kontrol etmekti.
Kameralarla desteklenen önündeki panodan yapıyordu bunu.
Yukarıda ve aşağıda yolcular birikince sistemi harekete geçirirdi.
Büyük bir dikkat ve özen gösterirdi çünkü aşağıdaki yolcuları sadece kamerada görür ve sesle kontrol ederdi.
Küçük bir yanlış anlaşılma felaketle sonuçlanabilirdi.
Tramvay ücretsizdi, yani otel müşterilerine otelin bir hizmeti.
Alp Dağları’na dik yükselen keskin yamaçların üzerinde kurulmuş bir oteldeydik. Altımızda, günün her anı değişik hallere bürünen büyüleyici Luzern Gölü.
Karayoluyla kasabaya inmek yaklaşık yarım saati buluyordu. Halbuki dik yamaçları tırmanan tramvayla 3 dakika sonra kasabadaydık.
Karşılıklı 2 vagon vardı. Aynı rayları kullanıyorlardı. Yolun yarısında raylar makaslanıyor, aşağıdan gelen vagonla yukarıdan inen vagon ayrılıyor ve yan yana geçiş yapıyorlardı.
Vatmanın görevi bu geçişi başarıyla tamamlamaktı.
Her tramvaya bineceğimizde kırık İngilizcesi ile bu tramvayın ne kadar meşhur olduğunu anlatmaya çalışırdı.
James Bond filmlerinden birisi burada çekilmiş. Düşmanları James Bond’un peşine düşmüş, tramvayda dövüşmüşler sonra James Bond bir kurnazlık yapmış ve karşıdan gelen vagona atlamış böylece düşmanlarını da atlatmış.
Her gün dinlediğimiz bu hikayeyi her seferinde ilk kez dinlemiş gibi pür dikkat kesilirdik vatmanı mutlu etmek için.
Bir gün, Türkçe “sen nerelisin” diye sormaz mı?
“Sen nereden Türkçe biliyorsun?”
Meğerse bizim vatman Arnavutluk’tanmış.
Babası çok iyi Türkçe biliyormuş. “Türk kökenliydi herhalde” diyor.
Annesi Arnavut’muş ama Türkiye’yi çok seviyorlarmış.
“İstanbul nasıl” diye soruverdi.
İstanbul’da çalışmak ve yaşamak en büyük hayaliymiş.

      ***

İskoçya’daki “bağımsızlıkçı” şoförün İstanbul’da tatil yapıp yapmadığını bilmiyorum.
İsviçre’deki Arnavut vatmanı hep merak etmişimdir.
“Dünyanın en güzel köşelerinden biri” diye nitelediğimiz Luzern’de yaşıyordu ama hayallerini İstanbul süslüyordu.
Hayallerinin peşinden İstanbul’a gidip gitmediğini bilmiyorum.
Bildiğim bir tek şey var;
Şimdi tam da vaktidir.
Şimdi İstanbul’da olmak vardı anasını satayım…