Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
KıbrısKöşe Yazarları

İnançların Siyasallaşması, Sembollerin Araçsallaştırılması ve Toplumsal Ayrışma: Türkiye ve Kuzey Kıbrıs

Mahmut Kanber

Son dönemde Türkiye ve Kuzey Kıbrıs siyasal arenasında gözlemlenen temel dinamiklerden biri, dini referansların, tarihsel anlatıların ve kültürel/inançsal sembollerin siyasal söylemin merkezine stratejik olarak yerleştirilmesidir.

Dini ritüellerin, kolektif hafızanın belirli unsurlarının, kültürel kodların ve inançsal değerlerin siyasal bir bağlama oturtularak yeniden anlamlandırılması ve kamusal alanda merkezi bir konuma taşınması, basit bir kültürel canlanmanın ötesinde, derin siyasi anlamlar ve sonuçlar barındırmaktadır. İnançların ve kolektif hafızanın siyasal hedefler doğrultusunda araçsallaştırılması, belirli iktidar projelerini tahkim ederken, bu projelerin dışında kalan toplumsal kesimleri ötekileştirmekte, mevcut toplumsal fay hatlarını derinleştirmekte ve toplumdaki sınıflar, çıkar grupları veya ideolojiler arasındaki uzlaşmaz çelişkiler olarak tanımlanabilecek antagonistik kimlikler inşa etmektedir.

Türkiye’de Değişen Paradigma ve Siyasal İslam’ın Hegemonya Mücadelesi

Türkiye’de, özellikle 2000’li yılların başlarından itibaren siyasal iktidarı belirleyen anlayışla birlikte, Kemalist Laik modernleşme projesinin kamusal alandaki görünürlüğünü sınırladığı dini kimlik ve söylem, merkezi bir referans noktası olarak yeniden inşa edilmiştir. Bu dönemde hakim olan siyasal paradigma, dini değerleri ve milliyetçi retoriği sıklıkla iç içe geçirerek kullanmış, bu yolla hem muhafazakar/milliyetçi tabanı konsolide etmeyi hem de siyaseti ahlaki ve kimliksel bir zıtlıklar alanı olarak yeniden tanımlamayı hedeflemiştir. Bu durum, siyasal rekabeti rasyonel politika tartışmalarından ziyade, kimin “daha milli” veya “daha makbul” olduğu eksenine kaydıran, popülist bir mobilizasyon stratejisi ve sıklıkla siyasal şovenizmin tezahürü olarak işlev görmüştür.

Sembollerin Politik İşlevi: İnşa, Dışlama ve Meşruiyet

Siyasi ve inançsal içerikli anıtların inşası veya mevcut yapıların dönüştürülmesi gibi yanı sıra, Kuzey Kıbrıs’ta Türkiye finansmanıyla inşa edilen büyük ölçekli, dini veya milli kimliği vurgulayan yapılar ve her iki bağlamda da belirli tarihsel anlatıların (örn. geçmişteki imparatorluk dönemlerine veya ‘şanlı’ addedilen zaferlere yapılan vurgular) sürekli yeniden üretimi gibi pratikler, masum kültürel veya dini eylemler olmanın ötesinde, dönemin hakim siyasal anlayışının kültürel hegemonyasını pekiştiren ve muhalif kimlikleri/yaşam tarzlarını marjinalize eden sembolik eylemlerdir. Bu semboller, belirli bir tarihsel-kültürel süreklilik ve kimlik tanımını (örn. dini ve milli öğeleri birleştiren veya ‘Anavatan’ ile özdeşleşen bir milli kimlik) inşa ederek,  Türkiye’deki siyasal iktidara ve onun Kuzey Kıbrıs’taki etkisine ve yaklaşımlarına tarihsel ve manevi bir meşruiyet zemini sağlamayı amaçlar. Bu süreçte, her iki toplumda da tartışmalara konu olan başörtüsü gibi bireysel dindarlık pratikleri dahi, politik saflaşmanın ve kültürel savaşların birer göstereni haline getirilebilmektedir.

Kuzey Kıbrıs’ta Siyasal Mühendislik ve Asimetrik İlişkiler (1974 Sonrası)

Kuzey Kıbrıs özelinde, analizin başlangıç noktasını 1974’teki gelişmeler ve müteakiben ortaya çıkan fiili durum (de facto situation) teşkil etmektedir. Bu tarihten itibaren ada, Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin değişen milli güvenlik paradigmaları ve stratejik hedefleri doğrultusunda şekillenen ve derin bir asimetrik güç ilişkisi ile karakterize edilen bir siyasal alana dönüşmüştür. Bu yapısal bağımlılık ve asimetrik ilişki çerçevesinde, Ankara’nın belirleyiciliği altında farklı dönemlerde niteliği değişen siyasal ve sosyal mühendislik pratikleri uygulanmıştır.

Bu süreç iki ana evrede inceleyecegiz:

1974-2000 Dönemi: Bu ilk evrede, Türkiye hükümetlerinin öncelikli hedefleri arasında güvenlik kaygıları, yeni kurulan de facto yönetimin idari ve kurumsal yapısının inşası, ekonomik bağımlılığın yapılandırılması ve adanın demografik yapısının Türkiye’den göçlerle dönüştürülmesi yer almıştır. Bu dönemdeki siyasal mühendislik daha çok, Türkiye’nin stratejik çıkarlarını güvence altına almaya yönelik, belirgin bir asimetrik ilişki ve yönlendirme altında devlet inşası ve nüfus politikaları ekseninde şekillenmiştir. Türk kimliğinin desteklenmesi hedeflenmekle birlikte, bu kimlik tanımı, Türkiye’deki dönemin hakim ideolojilerine paralel olarak başlangıçta daha seküler Kemalist bir çerçeveye oturmuş, zamanla dini ve milli öğelerin daha fazla vurgulandığı bir yöne doğru kısmi kaymalar göstermiş olabilir.

2000 Sonrası Dönem ve Günümüz (Nisan 2025 itibarıyla): Türkiye’de 2000’li yıllarda belirginleşen siyasal paradigmanın etkisiyle, Kuzey Kıbrıs’a yönelik yönelimlerin niteliği ve yoğunluğu artmıştır. Bu dönemdeki siyasal mühendislik çabaları, idari ve ekonomik kontrolün ötesine geçerek, Kıbrıs Türk toplumunun sosyo-kültürel ve kimliksel yapısını Türkiye’deki hakim muhafazakar-milliyetçi anlayışla uyumlu hale getirme hedefine odaklanmıştır. Bu süreçte özellikle Kıbrıs Türk toplumunun geleneksel laik eğitim sistemi hedef alınmış; dini kurumların ve eğitimin (müfredat değişiklikleri, dini derslerin yaygınlaşması, imam hatip okulları projeleri, personel atamaları) bu dönüşümün temel araçları olarak kullanıldığı görülmektedir; böylece Türkiye’nin adadaki siyasi ve kültürel hegemonyasını derinleştirmeyi hedeflemektedir. Finansal destek mekanizmaları ve kilit pozisyonlara yapılan atamalar da bu süreci pekiştiren unsurlar olmuştur.

 İlişkilerin Evrimi ve Günümüzdeki Etkileri:

Özellikle 2000 sonrası döneme ait bu yoğunlaşmış sembolik ve yapısal uygulamalar, Kuzey Kıbrıs toplumundaki mevcut fay hatlarını derinleştirmiştir. Siyasal söylem ve pratikler aracılığıyla inşa edilen ve Türkiye’deki hakim anlayışla uyumlu “makbul vatandaş” tanımının dışında kalan seküler, sol veya Kıbrıslı kimliğini öne çıkaran kesimler, sistematik olarak ötekileştirilmekte ve kamusal alandaki görünürlükleri tartışmalı hale getirilmektedir. Nitekim, yakın zamanda orta ve lise düzeyindeki eğitim kurumlarında başörtüsü kullanımına ilişkin yasal düzenleme girişimleri, kamuoyunda ve özellikle eğitim çevrelerinde önemli bir toplumsal tepkiye yol açmıştır. Bu durum, Kıbrıs Türk toplumunun yerleşik laik eğitim anlayışını ve kurumsal özerkliğini hedef alan, Türkiye’nin artan belirleyiciliğini ve etkisini yansıtan dış kaynaklı bir siyasal yaklaşım olarak yorumlanmış; kamusal alanın yeniden tanımlanarak toplumsal yaşam biçimlerine müdahaleyi içeren bir sosyal mühendislik projesinin parçası olarak değerlendirilmiştir.

Geldiğimiz bu zamanda (Nisan 2025), bu tür yaklaşımlar, bir kesim için “kültürel iade-i itibar” veya “Anavatan ile bütünleşme” anlamına gelirken, diğerleri için adanın özgün sosyo-kültürel dokusuna yönelik hegemonik bir dayatma ve kültürel çoğulculuğun ihlali olarak algılanmaktadır. Bu durum, Kıbrıs Türk toplumu içinde kimlik eksenli siyasal ve toplumsal gerilimleri artırmaktadır.

 

Demokratik Aşınma ve Rekabetçi Otoriterliğin Gölgesi

Dini ve milli kimlikler üzerinden yürütülen bu hegemonya mücadelesi ve derinleşen toplumsal evrilmeler, hem Türkiye’de hem de (farklı bir bağlamda ve Türkiye ile arasındaki asimetrik güç ilişkisinin şekillendirdiği koşullarda) Kuzey Kıbrıs’ta demokratik süreçlerin ve kurumların niteliğini doğrudan etkilemektedir. Çoğulculuğu, müzakereci demokrasiyi ve farklılıklara saygıyı temel alması gereken demokratik işleyiş, yerini çoğunlukçu bir dayatmacılığa ve eleştirel seslerin “gayri-milli” veya “dine saygısız” gibi yaftalarla kolayca itibarsızlaştırıldığı bir ortama bırakmaktadır. Kamusal alanın daraltılması, muhalefetin kriminalize edilmeya çalışılması ve yargı bağımsızlığı gibi temel demokratik prensiplerin erozyona uğrama olasılıkları, seçimlerin varlığına rağmen sistemin rekabetçi otoriterlik veya illiberal demokrasi olarak tanımlanabilecek bir yöne evrildiğine işaret etmektedir.

Sonuç Olarak,İncelenen Türkiye ve Kuzey Kıbrıs vakaları, 21. Yüzyılda küresel ölçekte gözlemlenen dinin siyasallaşması, kimlik politikalarının yükselişi ve liberal demokratik normların sorgulanması gibi temel eğilimlerin bölgedeki özgün tezahürlerini ortaya koymaktadır. Özellikle 1974 sonrası dönemde Türkiye ile etkileşimin belirlediği bir yörüngeye giren Kuzey Kıbrıs’ta bu dinamikler, Türkiye’deki gelişmelerle paralellikler gösterse de kendine has bir bağlamda ve asimetrik güç ilişkileri zemininde şekillenmiştir. Bu süreçler, her iki coğrafyada da yerleşik seküler normlara ve çoğulcu toplumsal yapıya yönelik ciddi meydan okumalar içermektedir.

Analiz boyunca ortaya konulduğu üzere, her iki coğrafyada da inançsal referanslar, seçilmiş tarihsel anlatılar ve kültürel semboller, siyasal aktörler tarafından iktidar mücadelelerinde stratejik olarak araçsallaştırılmaktadır. Bu araçsallaştırma, sıklıkla siyasal şovenizmle birleşerek kitleleri mobilize etmekte, iktidar bloklarını tahkim etmekte ve toplumda antagonistik fay hatları yaratarak siyasal alanı kutuplaştırmaktadır.

Bu süreçler, Kuzey Kıbrıs’ta ise Türkiye ile kurulu asimetrik güç ilişkisi ve yapısal bağımlılık koşullarında, Ankara’nın belirleyiciliği altında yürütülen bir dışsal siyasal mühendislik karakteri taşımaktadır. Nitekim, özellikle 2000 sonrası dönemde yoğunlaşan ve adanın laik eğitim sistemi gibi kritik sosyo-kültürel kurumlarını hedef alan politikalar, bu mühendislik çabasının somut göstergeleri olarak ciddi toplumsal gerilimlere ve direnişe neden olmaktadır.

Her iki durumda da bu politikaların neticesi, toplumsal kutuplaşmanın ve antagonizmanın tehlikeli biçimde derinleşmesi, demokratik kurumların ve müzakereci süreçlerin işlevini yitirmesi, çoğulculuğun fiilen baskılanması ve toplumsal barışın altının oyulmasıdır. Demokratik normlardaki bu aşınma, sadece bir sonuç değil, uygulanan iktidar odaklı siyaset tarzının kaçınılmaz bir uzantısı olarak da okunabilir.

Bu nedenle, gözlemlenen semboller ve yapısal dönüşümler, basit bir kültürel veya dini yönelim değişikliğinden ziyade, siyasal iktidarın konsolidasyonu, meşrulaştırılması, muhalefetin etkisizleştirilmesi ve Kuzey Kıbrıs özelinde ,Türkiye’nin stratejik nüfuzunun ve hegemonyasının yeniden üretilmesine hizmet eden bilinçli siyasal stratejiler bütünü olarak değerlendirilmelidir. Bu stratejilerin uzun vadeli etkileri, sadece ilgili toplumların iç barışı ve demokratik geleceği için değil, aynı zamanda Doğu Akdeniz’deki bölgesel istikrar ve ilişkiler ağı açısından da ciddi sınamalar barındırmaktadır.

Sonuç itibarıyla, inanç, kimlik ve siyasal iktidar arasındaki bu girift ve çatışmalı ilişkiyi anlamak ve yönetmek, incelenen coğrafyalarda demokratik, çoğulcu ve barışçıl bir gelecek inşa etmenin önündeki en acil ve temel siyasal görevlerden biri olmayı sürdürmektedir.

Yazar: Siy.Bil. Mahmut Kanber