Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

İki toplumda biriken ‘’gaz’’ ile nereye kadar ya da nereye doğru?

 

 

Ağdalı hukuksal kavramlar üzerinden görüşmeler 50 yıldır sürüyor.

Görüşmelerde kullanılan dil İngilizce.

Müzakeredeki siyasi kavramlar Latince ve kökleri Roma hukukuna kadar dayanıyor.

50 yıldır tüm bunları takip edip anlarmış gibi yapan iki toplum var adada.

Verilen demeçleri dinleye dinleye, hepsi de doğru yanlış ezberden eksper oldu. Oturt masaya müzakere etsinler. Onları temsil eden müzakere heyetlerinden farkı anlamazsın.

İşin enteresan tarafı iki toplum da kendileri için esas problemin masada konuşulanlarla sınırlı olmadığını biliyor ama bunu da birbirlerine söylemiyorlar.

Adına toplumlararası görüşmeler denilse de hepimiz biliyoruz ki Kıbrıs sorunu kasaba, köylere ve yerine göre bireylere kadar indirgenmiş bir sorundur.

Her iki kesimde de bireylerin tutkuyla hissettiğini kendilerinin ya da ailelerinin yaşadıklarıyla harmanlayarak bu soruna taraf olacağı bir sorunlar yumağıdır Kıbrıs sorunu.

Bunun etkisi altında hukuki ve siyasi kavramların arkasına saklanarak işin insani boyutunu ve tabana yayılmış esas ağırlığını her iki taraftaki siyasi irade gözden kaçırıyor. Önce siyasi çözüm sonra da toplumlararası mutabakat diyor.

Liderleri masaya oturtmak, oturtunca da masada tutmak o kadar çok zaman ve enerjiye mal oluyor ki, işin insani boyutundan da aman görüşmeler bozulmasın diye kaçmak gereklilik oluyor.

Her iki kesimdeki bireylerin geçmişi toplumsal olarak nasıl yorumlayacaklarını ve bir sonraki nesle nasıl anlatacaklarını karşılıklı olarak konuşmuyoruz. Çoğu zaman tek taraflı ve geniş kitlelere ulaşmadan kaçak güreş yapılıyor. Karşılıklı söylenenleri, suçlamalara, iddialara verilen cevapları ayni anda duymak pek mümkün olmuyor.

Müzakere sürecine paralel olarak her iki toplum geçmişiyle yüzleşip mutabakat yapmayarak, ya da bunu olası bir anlaşma sonrasına bırakarak büyük bir risk alınıyor.

Liderleri masada tutabilmek için bu gerçeği gittiği yere kadar görmek istememe niyeti bu riski ve realiteyi ortadan kaldırmıyor.

Her geçen gün doğru yanlış çözüme yaklaştığımız söylense de varlığını bildiğimiz ama geçmiş ile ilgili inkâr etmekte konuşmadan mutabık kaldığımız  ‘’toplumlararası mutabakatsızlık’’ diye saatli bir bombanın üzerinde oturuyoruz.

Bunun için Akdeniz’deki gazdan önce iki toplumun sindirim sisteminde biriken gazın çıkması lazım.

Yoksa denizdeki gazı ‘’ihtilaflı mal ucuza gider’’ düşüncesiyle birileri çıkarıp nemalanır ama adadakiler toplumsal bellek ve sindirim sistemlerinde biriken gaz ile kıvranır durur.

Bunu görmek için toplum bilimci ya da siyasetçi olmaya gerek yok.

Kabul edelim bunca yılın acısıyla bir anda yüzleşmek hepimize çok ağır gelir.

Bunun her iki toplumda verdiği acı, öfke ve intikam duygusuna nasıl yenik düşmeyeceğimizi düşünmemiz lazım. Onca yılın açığını iştahla geniş kitlelere ulaşacak şekilde karşılıklı konuşarak olası bir anlaşma öncesi kapatmaya başlamak lazım. Geniş kesimlere ayni anda ulaşmak için özellikle televizyonun farklı bir sorumluluk yüklenmesi şart.

Karşılıklı söylenenlere bakıldığında özellikle son 60 yılda farklı şekilde yoruma açık olan tarihi yaşanmışlığın ortaya çıkardığı iki farklı toplumsal ‘’tarih yığınağını’’ olduğu ortada.

Geçmiş ile ilgili ‘’onurlu çıkış kapısını’’  birlikte bulmak için ciddi bir çaba harcaması lazım. Bunu küçümsemeyelim.

Bu ‘’tarih yığınaklarını’’ ortak yayın yapacak şekilde televizyonu kullanıp iki toplumun karşılıklı konuşacağı programları yapmaya başlayarak aşabiliriz.

Aksi takdirde etrafımızdaki coğrafyada olanlara bakarak acaba bu günleri arar duruma düşer miyiz diye endişe duymamak elde değil.

Bizim BM, AB, İngiltere ve ABD gibi ‘’sorry’’ deme hakkımız da şansımız da yoktur.