Tarih bazen böyle oyunlar oynuyor…
Arasında yarım yüzyıl olan iki olay…
Her ikisi de hemen hemen aynı günlerde tarihe not düşülecek, iki ayrı su yolu…
Birincisi, bundan tam 51 yıl önce, yok olmamak, hayatta kalabilmek için kurulan bir su yolu…
Türkiye’den Erenköy’e…
Hayatında savaşmamış, eline silah almamış 562 genç, bu adada sadece var olabilmek, can ve mal güvenliklerini korumak adına çaktımalmaz teknelerle, hücumbotlarla gönüllü olarak Erenköy’e çıkıyor.
Güç dengesinin asla olmadığı bir savaşın içinde buluyorlar kendilerini.
Bölge halkıyla birlikte iki yıl, savaşıyorlar.
Kıt miktarda yiyecekleri, silahları, diğer ihtiyaçları sadece o su yolundan karşılanıyor. Adanın diğer kısımlarıyla irtibat kısıtlı…
.jpg)
Kimisi hayatını bu yolda kaybediyor, kalanlar büyük travmalarla geri dönüyor. Kimisi okulu bırakıyor, kimisi sakat kalıyor, kimi de intihar ediyor…
Ne acıdır ki, bu direniş ne dünya tarihinde yer alıyor, ne de kendi genç nesilleri biliyor…
Sanki sadece belli bir kesimin katıldığı bir direnişmiş gibi, toplumun bir kısmı konuşmaktan kaçıyor. Gerçekte, o görmezden gelen kitlelerin önderlerinin de, bu direnişe katıldıkları unutuluyor.
Oysa bu direniş, o günlerde Kıbrıs Türkü’nün göz ardı edilmeyecek bir gerçek olduğunu tüm dünyanın gözüne sokuyor… Tarih bile, daha sonra bu mücadeleye göre şekilleniyor…
Ve aradan 51 yıl geçiyor…
O noktanın sadece 70-80 kilometre uzağına, bu kez başka bir su yolu kuruluyor.
Yine Kıbrıs Türkü’nün ihtiyacı için…
Yine yaşamsal…
Ama bu defa can suyu…
.jpg)
Savaşın içine gelmiyor bu kez gemiler…
Tarihi reddederek, görmezden gelerek doğru sonuçlara varmak mümkün değil.
Nereden nereye gelindiğine objektif olarak bakabilmek lazım. Geleceği doğru kurabilmek için, barışı kalıcı yapabilmek için, insan olabilmek için…
Bu, hem bizim için, hem karşı taraf için şart…
Öyle mi oluyor? Maalesef olmuyor…
Tarihi gerçekler aşırı milliyetçi propagandalarla anlatılıyor…
Bu anlatım, Kuzey’de ters tepiyor. Yokmuş gibi farz edilmesine, unutulmasına neden oluyor…
Güney’de ise, dozu daha da yüksek olan propagandalar, o günden bugüne yetişen nesilleri aşırı fanatik yapıyor…
Çok merak ediyorum, Güney’de Erenköy’den haberi olan gençler var mıdır..?
Hani her şeyin 1974’te başladığını sanırlar ya, 1964’te olan savaşlara nasıl bir yanıtları var, ya da var mı..?
Bugünden yarım yüzyıl geriye bakıp, iki olayı birlikte düşününce, heyecanlanmamak mümkün değil.
Aynen 1964’te bir avuç üniversite öğrencisinin cesareti gibi, bir ilk daha yaşanıyor…
Bu noktada siyasi söylemlerin, hiçbir önemi yok…
Kıymetini bilmek gerek…
Bu kez, barışa su taşınıyor…
YERİN KULAĞI VAR
BİRİ ÇIKSIN DOĞRUSUNU AÇIKLASIN:
El-Sen, Kıb-Tek’teki maaşlara ilişkin çıkan haberleri reddediyor ve ortalamanın 4 bin TL civarında olduğunu savunuyor. Söyledikleri sadece maaşlar galiba. Tazminat ve ek ödeneklerden ve hepsinden önemlisi ek mesaiden bahsetmiyorlar. Böyle bir kurumun mesaisi saat 14.00’te bitebilir mi? Biterse, yüzde yüz ek mesai ortaya çıkar… Açıklamalara baktım, savunma adına başka uygulamaları ve basını suçlamayı tercih etmişler, bunlardan hiç bahis yok…
HOVARDAYIZ, HOVARDA:
Belediyeler Birliği Türkiye’den gelecek suyun yönetimine talip olduğunda, kimse kendilerine “tamam” demedi. Öte yandan zamanın Çevre Bakanı Hakan Dinçyürek, taaa Kasım 2014’te Su Yönetimi Yasası hazırladıklarını ve “birkaç haftada” Bakanlar Kurulu’na sunacaklarını söylüyordu. Yasa, Bakanlar Kurulu’na ancak Mayıs 2015’te geliyor. Sonra da geçmiyor bile. Su kapıya dayandı, hala ne yapılacağı belli değil. Zamanın da, enerjinin de, paranın da nasıl hovardaca harcandığının bir göstergesi şu su yönetimi meselesi. Koltuklar sadece sırayla işgal ediliyor, o kadar…
TÜRKİYE’NİN HONG KONG’U:
Annan Planı döneminde bizler “Dünya ile bütünleşme, AB’ye girme” vaatleri ile “evet” demiş ve sonucunu yaşayarak görmüştük. Şimdi de Rum işadamları, olası bir anlaşmada, “Çin için Hong Kong neyse Kıbrıs da Türkiye için o olabilir…” demeye başladılar. Nerelerden neler çıkartıyorlar. Uzlaşmak, paylaşmak akıllarından geçmiyor.
ÜNİVERSİTELER ADASI:
Üniversiteler adası olmakla övünürüz hep ama, üniversitelerimiz eğitim dışında her şeyi yapıyor. Otel, taşımacılık, benzin istasyonu ve daha niceleri. Hele şimdilerde üniversite açmak çok daha kolay. Tut bir apartman dairesi, üzerine bir tabela, al sana üniversite. Eğitim ise yerlerde sürünüyor. Dün sosyal medya’ya düşen ve bir üniversitenin sahipleriyle ilgili iddialar ise, bu konuda hangi noktada olduğumuzun somut örneği oldu. Bakan Dürüst, daha önünde bekleyen 16 üniversite talebi olduğunu söylüyor. Sonunda bu işi de yüzümüze gözümüze bulaştırmayı başardık…
İYİ BİR DENEYİM OLUR:
Ekim sonu yapılacak UBP kurultayında aday olduğunu açıklayan Ersin Tatar, kendini bu işe iyice kaptırmış anlaşılan. Gece gündüz köyleri dolaşan ve destek arayan Tatar, bazı partililerin “tek adaylı kurultay” söylemine de tepki göstererek, “bu daha önce oldu ve sonucunda beklenen yarar sağlanamadı. Tekrar olmasına gerek yoktur” değerlendirmesinde bulundu. Kurultay süreci, kazanmasa bile, Tatar için önemli bir deneyim olacak…
YASAL TAPU:
Kıbrıs TMT Mücahitler Derneği Başkanı Yılmaz Bora, Rumların “KKTC’nin verdiği yasal tapuları” kabul etmediklerini söyledi. İyi de birçok kişiye haksız yere verilen bu tapular aslında en büyük hatamız değil miydi? Peki ama, Güney’de tek kuruşluk mal bırakmayanlara verilen tapular, neye karşılık verildi söyler misiniz? Eş dosta haksız yere ve karşılıksız olarak dağıtılan, Güney’de malı olan ama “dayısı” olmadığı için hala daha malının karşılığını alamayanlar varken, siz hangi tapudan, hangi haktan söz ediyorsunuz… Yanlış hesap Bağdat’tan dönüyor…
ZİRVEDEKİLER
Birikim Özgür: CTP milletvekili Özgür, son günlerde toplum içerisinde yükselmeye başlayan o bildik korku senaryolarına en güzel cevabı verdi. Özgür; “Günü kurtarmak için kin, nefret ve şiddet eken müflis muhterislerin bize bırakacağı miras ölüm, kan ve gözyaşıdır”… Yarım asırdır toplum olarak çektiklerimiz buydu aslında…
DİPTEKİLER
Tebrik ve Kabuller: Yeni hükümet kurulalı iki hafta oluyor ama, hala daha gazetelerde bakanların tebrik kabullerini okuyoruz günlerdir. Reform hükümeti iddiasıyla geldiyseniz, hele de bir takvime bağlıysanız, başınızı kaşıyacak vaktiniz olmamalı. Bu iş böyle devam ederse ilk 6 ayı icraatla değil, kabullerle geçireceksiniz. Başbakan bir genelge ile bu lüzumsuz tebrik kabullerini yasaklamalı bence…
































