Sn. Cumhurbaşkanı Tatar’ın geçmişinde “başarılı ekonomist” etiketi vardı ama “politikacı kimliği” yoktu!
Bir devrelerde “Kanal T” de “bizden size” programını yaparken gözlemlediğimce de Sn. Tatar daha çok bir iş insanı tutumundaydı..
Tabi aradan yıllar geçti. Büyük olasılıkla kariyer sahibi olmanın bir yolunun da “siyaset tezgâhından” geçmeyi gerektirdiğini düşündü. Sonuçta benim için her zaman saygıdeğer ve başarılı bir politikacı olan babası Rüstem Tatar’ın oğluydu. “Çoğunlukla politikacıların oğulları gibi mi olmalıydı” diye düşündü müydü bilmem ama günü geldiğinde kendini o siyaset dünyasının içinde bulduğu bir gerçek..
Seçim sandığından çıkıp görev yüklendiğinde “memleket iyi bir maliyeci kazandı” dedimdi.. KKTC ekonomisini derleyip toparlayacağını da sandımdı.
Derken kısa sürede Cumhurbaşkanlığı makamına atladı. Çok mu erkendi? Olabilir.. Hatta çok gecikmiş de olabilirdi!
Fakat artık Sn. Tatar’ın KKTC ekonomisinin derlenip toparlanması gibilerinden beklentilerin “politikacısı” yada “lideri” olmadığı bir gerçek.
BUNA karşın Kıbrıs siyasal sorunun kaderini yüklendi. Zaten Cumhurbaşkanı seçilmesindeki en büyük etkenlerden biri de “iki devletli çözüm vaadiydi.” Oyların büyük bölümünü bu vaadi nedeniyle aldığını zannediyorum.
Nitekim kısa sürede “dokunulması tabu olan kapalı Maraş’ı açmakla kalmadı “eğer müzakereler başlayacaksa federasyonu değil, “iki ayrı devlete dayalı çözümü tartışırız” diyerek de peşin peşin uyarısını yapıverdi.
ANCAK: Siyasi mantık şunu söylüyor: “Kuzey’de ve Güney’de biri tanınmış diğeri tanınmamış olsa da zaten biri legal diğeri illegal iki devlet vardır. Dolayısıyla Sn. Tatar’ın önerisi doğrultunda müzakere masasında tartışılacak olan eğer “iki devletli çözüm” şekliyse.. Ondan önce biri (yani Rum tarafı) zaten tanınmış devlet oluşuyla.. Tanınmayan KKTC’i tanımalıdır ki… “İki devletli çözüm” için eşitlenmiş siyasi koşullarda müzakereler başlayabilsin..
İŞTE burada “sürece” bir nokta koyuyorum. Çünkü Rum tarafının “ben sizin devlet olduğunuzu kabul ediyorum” demesiyle de sorun çözülmez.
Çünkü bu kez de müzakere masasında “adadaki tanınmış iki devletin neyi niçin müzakere edecekleri” sorunu ortaya çıkar. BM’ler üyeliğinden AB üyeliğine.. İki devletli çözüm şeklinden tüm adayı ilgilendiren sorunlara yönelik iş ve güç birlikteliklerinin oluşmasına kadar..
NİTEKİM 1960 Kıbrıs Cumhuriyeti anayasasını okumaya çalışırsanız “adadaki Türkler ve Rumlar iş birliği ile güç birliği ve tüm adaya yönelik görev ve yetkilerinin paylaşımları konusunda dizi dizi dizilmiş maddelerin başınızı nasıl sızlattığını bizzat hissedeceksiniz çünkü dünyanın en karmaşık “federasyonu oluşturulduydu! “Zorluk” ise henüz Kuzey Güney gerçekleşmediğinden Türk ve Rumların iç içe yaşamalarından kaynaklandıydı. Dolayısıyla halkların etnik kökenleri dikkate alınmadan adayı iki halkın nasıl yönetmesi gerektiği düşünüldüydü!
(NE var ki ada ikiye bölündükten sonra iki ayrı devlete dayalı çözüm öne çıktı. “Federasyon” da ancak iki tanınmış devlet tarafından tesis edilebilir” düşüncem de ondan sonra oluştu..
YiNE bu nedenle diyorum: Eğer bu adada Türk ve Rum toplumları iki komşu olarak “ebediyen” bu adada var olacaklarsa; öncelikle kendi aralarında (ve artık kaçınılmaz realitede) birbirlerini hem devlet olarak tanıyacaklar hem de kendi aralarında tanınmış iki devlet olarak oluşturacakları federasyonla “birleşik Kıbrıs”ı yaratacaklar.. Ki şu anda Rum yunan tutumuna baktığımızda bu olasılıkların bir tekini bile kabul etmediklerini görürüz.
…Sn. TATAR’a dönecek olursam. Son açıklamasında “iki toplumlu, iki bölgeli sağlam bir devlet” dedi..
Oysa böylesi öneriden önce önerilmesi gereken o “bir devlet” dediği “sağlam devletin” tesis edilmesi için “tanınmış iki ayrı devletin kabulü gerekir. “Federasyon ise ancak tanınmış iki devlet arasında görüşme konusu olur.” Yoksa salt birbirinden kopuk Kuzey’de ve Güney’deki iki ayrı devlet, her zaman bir savaş nedeni olacaktır.
Ekleyim: Bayan Lute bu konuda ne düşünüyor bilmiyorum. Ancak bildiğim şudur. Çoktan dış dünyadaki Rum ve Yunan lobileriyle Yahudi lobilerinin etkisinde kalmışlıklarıyla ne BM’lerden ne AB’den bize fayda çıkmaz! Yani bayan Lute’den de bir fayda ummayın! ***
KISACA TAKILDIĞIM: (ÇEVREMİZE İHANET!)
Rahmetli pederim anlatırdı. 1930’lar falan olmalıydı..
Mağusa Surlar içinde yaşarlarken kendilerini benim de yetişip tanıdığım “eşraftan” dediğimiz üç dört insanımız vardı.. Önce maldardılar dolayısıyla zengin.. Bu nedenlerden dolayı da itibarlı..
İngiliz’in üst kademelerdeki bürokratları yani.. Mesela hâlâ surlar içindeki evleriyle Galip beyler, Ziya beyler, İzzet Adiloğlu’ları falan..
Şöyle ki Surlar içinde çocukluk ve gençlik yıllarımızdan da anımsadığımca şimdilerdeki Namık Kemal Meydanına, “Çarşı Meydanı” derdik..
Bu meydanda geçen yıllar itibarıyla önce hanaylı eski “Türk Gücü binası yıktırılarak yerine İş Bankası inşa edildiydi. Sonra da yeniden restorasyonu yapılarak “Mardo”nun faaliyette olduğu şu andaki mekâna dönüştürüldü. Uzantısındaki dizi binalar da Mardo’dan başlayarak Doğuya doğru uzanırlar.. Aslında tek katlı olmaları gerekirken hepsi de iki katlı ama!
İŞTE bu sıra binaların sahipleri sözünü ettiğim Mağusa’nın ekabirlerine aitti.
Şimdilerde adına “Namık Kemal Meydanı” dediğimiz meydan gerçekte çok daha geniş ve büyüktü. Babam anlatır:
İŞTE o meydanı ilk kez dükkân inşaatlarıyla iğfal ederlerken dolayısıyla tarihine tükürenler o ekabirden insanlarımızdı!”
Nitekim hem İngiliz yönetiminden bürokratlar hem de Maraş’tan bazı yetkili Rumlar meydandaki o dükkânların temelleri atılırken Mağusa surlar içine gelerek bizim “ekabire” yalvarmışlar: “Yapmayın demişler. Bu kasaba sizin. Yarın daha çok yabancılar gelecek. (Turizmden söz ediyorlardı.) Bu nedenle bu ziyaretlerden siz kazanacaksınız. Şimdi ise siz bu meydanın bütünlüğünü bozuyor tarihe ihanet ediyorsunuz…”
İnat ve ısrarla “hayır” demişler. “Bu binalar yapılacak” demişler! Ve büyük olasılıkla aslında Camiden dolayı Evkafın olması gereken o meydan, dükkânlarla parça körçe edilmiş.. (Oysa kentler meydanlarıyla nefes alırlar! Ne Lefkoşa’da var ne Mağusa’da!)
ŞİMDİLERDE ise Lala Mustafa Paşa Camiinin tam karşısında Mardo’nun İş bankasından satın aldığı iki katlı bina sorun oldu. Medyada haberleri yayınlanıyor. Israrla ikinci katın üstüne üçüncü bir kat görünümünde çardaksı bir bölüm daha inşa etti! Ne estetiği var ne tarihi mekâna uygunluğu. Zaten binayı güvercinler gibi beyaza boyayarak meydanın Osmanlıdan Venedikliden kalma o eski ve antik taş rengini de bozmuş! Şimdi de çardak inşaatı..
BAZEN şöyle düşünüyorum: Galiba biz böylesi “yaşadığımız” yerlere topraklara, mekânlara layık olmasını beceremeyen sıradan bir toplumuz! Yazık!
































