Rahmetlik Denktaş 1983’te KKTC’yi ilân ettiğinde Ankara da şaşırdıydı! Çünkü böyle bir siyasi tasarruf beklemiyordu! Aslında Denktaş’ın “ayrı Devlet” ilanının siyasi yönden pek çok haklı yanları vardı. Fakat ondan daha önemlisi halka gitmemiş dolayısıyla bir referandum yapmamış da olsa ilk kez “self determinasyon” hakkını Meclis onayı ile kullanmış olmasıydı.
Muhalefet kesimi CTP ile TKP böyle bir “devlet ilânını” hiç beklemiyorlardı. Fakat o günkü koşullarda “hayır” diyecek halleri de yoktu çünkü “asker” Demokles’in kılıcı gibi başlarının üzerinde duruyordu!
Tabi hatırlatalım: 1970’te rahmetlik Avukat Mithat Berberoğlu ve arkadaşları tarafından kurulan daha sonra KÖGEF çıkışlı Naci Talat’lı ve Sol görüşlü üniversiteli gençlerin ele geçirdiği CTP ile ne “askerin” arası iyi olduydu ne Denktaş’ın! Tabi Rahmetlik Dr. Fazıl Küçük’le de araları hiç iyi değildi çünkü o zamanlar Enternasyonali söyleyip, Che Guevera’ya ağıt yakıp, Nazım Hikmet’in şiirlerini okuyan bu “yeni nesil üniversiteli gençlikle” uzaktan yakından buluşacakları tek ortak yönleri yoktu!
Kısaca 1940’lardan sonra Rumların bünyelerinde oluşan “Sağ ve Sol” sendikaların müzmin bir hastalık olarak bıraktıkları amansız mücadelenin mirasından Kıbrıs Türk halkı da nasibini alıyor, TC’den kaynaklı “Sol’un etkileşimiyle beslenerek mesela CTP’de dal budak salıyordu…
UZATMAYALIM: Tabii ki Sol’un dışında değildik. Sarkık Moğol bıyıklarımız, elimizden düşürmediğimiz Marks’ın risale esamesinde basılan kitaplarıyla belki “Moskova yolcusu” değildik ama bir gün insanlığın tümden hem de kendiliğinden ve zorunluluktan Komünist sisteme geçeceklerine inanıyorduk! Nitekim Çin’de Mao devrim yapınca kabuğunu çatlatan umutlar bir kez daha uçuştuydu Sol gönüllerde!
OYSA: Denktaş’ın Devlet ilanı Sol’un dünya görüşü ile siyasi tutumuna hiç mi hiç uymuyordu! Onlar için “halklar kardeşti” ve Rum halkı ile ayrılmak değil, aksine birleşmek gerekirdi…
CTP ile yolumu bu nedenden dolayı ayırdımdı! Çünkü Rum liderliği ile Kilisesi hatta tescilli AKEL partisi Kıbrıs siyasi sorunu söz konusu oldukta bizim Sol gibi düşünmüyorlardı! Çok kısaca hedefleri “Enosis”ti.
GELELİM KKTC’NİN İLANINA: O dönemlerde Kıbrıs Türk halkının Rum’larla bugünkü kadar ikili veya örgütlü- ilişkileri yoktu. İsteseler de olmazdı. Yani KKTC’ye karşı tavır koyarlarken iki nedenden hareket ettilerdi: Kafalarındaki “Halkların kardeşliği ideolojisinden” bir, Denktaş’a muhalefetten iki!
Bakın yıl 2004’tür ve hâlâ bu iki nedenden dolayı Kıbrıs Türk halkı, örneğin Annan planına yüzde 64 ile “evet” dediğinin de ispatlı gerçeğinde “ayrı Devlet” olmaya kapılarını kapattıydı!
Bugün de müzakerelerde “iki ayrı devlet” değil, “Tek egemenliğe dayalı” bir Kıbrıs Federasyonu arayışları vardır!
Bu siyasi olay yani “iki etnik halkın federasyon sisteminde birleşmesi için müzakereler yapması olayı” dünyada tektir! Mesela şu sıralarda Türkiye’nin Güneydoğusunda Kürtler, Irak’ta Sünniler, Şiiler, Kürtler ayrı ayrı devletlerini kurmak için savaşmaktadırlar!
Bizse Denktaş ilan etti diye kabul görmeyen KKTC’yi ilga edip yerine Türk-Rum Birleşik Kıbrıs Cumhuriyeti Federasyonunu” kurmak için uğraşıyoruz!
Ve Özersay’ın ifadesine göre bu konuda umut vardır, olmasaydı zaten istifa eder, görevi bırakırdı!”
Tabi Özersay’ın Rumların tarihi menafii içinde sürdürerek günümüze kadar getirdikleri Kıbrıs sorununu nasıl değerlendirdiğini bilemeyiz. Rum tarafına ne kadar güven duyduğunu da! Buna karşılık elbette çözüm için uğraşacaktır. SADECE BİLİNMELİDİR: Eğer bir gün çözüm olursa biline ki iki halktan biri diğerine kazık atmış, istediğini elde etmiş, diğeri de kaybetmiştir! Bu “kazıklı sonuç” olmadan çözüm olmaz!
**********
KISACA TAKILDIKLARIMIZ: (HARMANCI’NIN 5 DAKİKASI – ÖZTOPRAK’IN ÇALIŞMALARI – GÜRPINAR’IN BAŞARILARI)
Sorarsanız “işte halkçılık” budur diyecekler. Oysa bu da bir nevi “popülizmdir.” Bir başka ifade ile “halkı ayarlama” marifetidir.
Genç Belediye Başkanı Harmancı’dan söz ediyoruz. Üstümüze hiç vazife değil ama Lefkoşa Belediyesi gibi devasa sorunları olan zaten halkın kapısından hiç eksilmediği, medyanın en büyük haber kaynağı belediyenin Başkanı olarak, ekstradan haftada bir gün her yurttaşa kendisi ile 5 dakikalık görüşme olanağı vermesini garipsedik. Bunun yerine haftada bir gün bölge bölge halkın içine katılıp hem incelemelerde bulunması hem de şikâyetleri yerinde görüp dinlemesi daha uygun olurdu.
Çünkü birincisi yani başkanı makamında ziyareti bazen beş saatin bile yetmeyeceği anlatım ve aktarımlarla espiyonculuklarda, sadece kantarın topunu kaydırmakla kalmaz, kendini türlü çeşitli dalaverelerin içine itecek olayları da yaratır! İkincisi yani kendisinin halka gitmesi olayı ise zaten Belediye Başkanı olmasının kaçınılmazlığıdır.
Kısaca: Seçilmeden önce düşüncelerinde beslediği hayallerle, “ben öyle bir başkan olacağım ki eşim emsalim olmayacak” noktasından hareket edebilir. Kabul, kim halkın gönlünde taht kurmak istemez ki? Fakat şu anda halkın asıl beklediği kendisi ile konuşması değil, yaşadığı kente temizlik, tertip götürürken gönülleri ferahlatacak bir Lefkoşa’ya kavuşturmasıdır.
DAÜ’DE 2. ABDULLAH ÖZTOPRAK DÖNEMİ: Senatodan da beklenen onayı alan Öztoprak ikinci bir dört yıllık süre için Rektör olarak görevine devam edecek. İyi oldu. Bir Öğretim görevlisinin söylediğince “çalışan insanları yemek için değil posasını çıkartana kadar daha çok çalışmasına olanak sağlamaktır.”
Öztoprak böylesi rektörlerden birisi. Önce ne yaptığını çok iyi biliyor. Kendisine yardımcı olan çok iyi bir kadro oluşturdu. Senatodan aldığı oylara bakılırsa Öğretim Görevlilerinin de güvenini sağlamış durumda. Allah her “yöneticiye” böylesi bir talih ihsan etsin…
Ancak: Sordum soruşturdum bir kusuru var. Her ne kadar aklını ve becerisini önüne koyarak gidiyor ve başarılı oluyorsa da insanlarla ilişkilerinde, onlara “değer verdiğini” ispat etme gereğini duymuyor! Oysa böylesi “başarılı yöneticileri” yiyen en büyük nedenlerden birisidir bu. Çünkü bu nedenden dolayı arkasında oluşan “fısıltıları” duymazken, sonraları suya atılan taşın yarattığı helezonlar gibi gitgide yayılarak büyük dalgalar haline gelen sularda boğulmak da kaçınılmaz olur.
Kısaca: Sendikaları da dikkate almalı kesinlikle diyalog kurmalıdır. “Yok saymak” bitmeyen sürtüşmeleri azdırmaktan başka işe
AZİZ GÜRPINAR’IN SOMUT BAŞARILARI: Çalışma Bakanı Aziz Gürpınar’ı tanımıyorum. Fakat “KKTC’de bakan da başarılı olur” imajını çakan icraatlarını izledikçe “helal olsun” diyebiliyorum. Her şeyden önce “bahanelerin” arkasına saklanmayan bir insan.
Nitekim bir süre önce “Yerel işgücü İstihdamının Desteklenmesi Tüzüğü”nü ve yanı sıra “Turizm Sektöründe Mesleki Eğitim ve İstihdam” Projelerini çıkarttığında, bu ülkede “destek ve teşvik kalemlerinden geçilmezken asla bitip dinmeyen sorunlara nazire “boşuna çaba” dediydim! Hele özel sektörle istihdam seferberliği yaratmanın ne kadar zor bilirken! Buna karşın Gürpınar bakın açıklamasında ne diyor:
“5 Aralık 2013 tarihi itibarı ile yürürlüğe giren tüzük kapsamında 895’i erkek, 872’si kadın olmak üzere 1767 kişi istihdam edildi. Geçici madde kapsamında öncesinde istihdam edilenler 480 kişiydi. 462 kişi ise ilk kez işgücü piyasasına girdi. Esas önemli olan nokta da budur… Bu konudaki ödemeler 17 milyon 821 TL’yi geçti… Bu konudaki “devlet desteği” ise Sosyal Güvenlik Primlerinin, İşveren katkı payları ile İhtiyat Sandığı depozitolarının yılda dört kez “iade usulü ile ödenmesidir.”
Sonuç? İşte size hiç de küçümsenmeyecek oranda bir “İstihdam” başarısı.
































