Sizleri merakta bırakmadan hemen yanıt vereyim. “Evet, tıp eğitimi aldığı sürece sıkı, disiplinli ve organize çalışan herkes hekim olabilir.” “Yok beni kan tutar, yok ben idar kusmuk göremem” lafları hep hikayedir. Bunlara da bir şekilde alışırsınız. Yeter ki bir tıp fakültesine kapağı atınız. Hele hele bu aralar mesele tıp fakültesini bitirmek değil, oraya girebilmektedir zaten. Yoksa ilgili fakülteye girdikten sonra biraz konsantrasyon biraz da çalışma ile çok rahat hekim çıkabilirsiniz.
Gerçi bu çalışma ve konsantrasyon gençlik yıllarının fark etmeden uçup gitmesine neden olur ama sizde mutlaka doktor çıkarsınız.
Peki ama o zaman neden dünyanın birçok ülkesinde hekim açığı vardır? Neden gelişmiş ülkelerde hekim sayısını artırmak için, Türkiye’de ki gibi, Tıp fakültelerine daha çok öğrenci alınmaz. Neden bu ülkeler daha çok tıp fakültesi açmazlar?
Aslında gelişmiş ülkelerdeki hekim profilini inceleseniz bu sorunun cevabını anında bulursunuz. “Gelişmiş ülkeler hekim yetiştirmekten çok, az gelişmiş ülkelerde yetişen hekimleri çalıştırmayı tercih ediyorlar” dersem sizin yanıt bulmanızı kolaylaştırır mıyım acaba?
Evet! Tam da tahmin ettiğiniz gibi… Konu bir hekimi yetiştirmenin maliyeti ile ilgilidir. Hekim yetiştirmek çok pahalı bir eğitim gereğidir. Son yapılan hesaplamalara göre en tasarrufi tedbirlerle dahi bir tıp öğrencisinin eğitim maliyetinin yıllığı sekiz bin dolardan aşağı olamamaktadır. Bu durumda en ucuz hekim elli bin dolara mal olmaktadır ki bu oldukça yüksek bir rakamdır. (Özel üniversitelerin kar payı bu hesaplamada yoktur)
İşte bu nedenle tıp fakülteleri kontenjanları kısıtlanır. Gelişmiş ülkeler ise daha çok az gelişmiş ülke hekimlerinin aralarından daha iyi olanları özel metotlarla seçerek, kendi ülkelerinkinden daha iyi özlük hakları ve ücretle istihdam ederler. Hekim açığı sorununu böylece daha basit ve ucuz yöntemle hallederler.
Şimdi hep bunları neden yazdım diye soracaksınızdır. Geçtiğimiz hafta Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği Lokali’nde ilginç bir konferans dinledim. Türkiye’den gelen Türk Tabipleri Merkez Konseyi Başkanı Prof Dr. Ahmet Özdemir Aktan’ın konuşması sonrası ikinci başkan Prof Dr. Gülriz Erişmen verdi bu konferansı. Konu “Tıp ve diş hekimliği fakültelerinde verilen eğitimin akreditasyonu” idi. Konferans sırasında Türkiye’de şu anda 130 bin hekimin bulunduğunu ancak hükümetin bu sayıyı yetersiz bulup, iki katına çıkarma çabasına girdiğini, bunun için de son beş yıl içerisinde mevcut tıp fakültesi sayısının 50’den 86’ya çıkarıldığını hayretle ve esfle dinledik. İşin kötüsü fakülteler kurulurken maalesef çoğunun ne hastanesi ne de öğretim üyesi varmış.
Doğal olarak, zaten tartışılan hekim kalitesinin daha da düşeceği endişesi taşıyan Türk Tabipleri Birliği, UTEAK (Ulusal Tıp Eğitim Akreditasyon Kurulu)’in kurulmasına öncülük etmiş. Bu kurul tıp eğitiminin standardize edilmesi için yoğun çaba koymaya başlamış. Nitekim kurallar koyarak denetlemelere çıkmış. Dikkatinizi çekiyorum, UTEAK tıp fakültelerinin kurulmasına değil, verdikleri eğitimin standardizasyonuna yönelik bir kurum olmuş. Kısacası tıp fakültesi kurmak Türkiye’de hala siyasi bir karar olarak karşımıza çıkmaktadır.
Peki ülkemizde yani KKTC’de durum nedir? Tüm direnişlere, gereksiz ve yetersiz olacağına dair itirazlara rağmen ülkemizde iki tıp fakültesi açılmıştır. Bir diğeri ise açılma yolundadır. (Burada vurgulamak isterim. İtirazlar özel hastaneler, tip enstitüleri açılmasına değil tıp eğitimi verilmesine yönelik kurumların açılmasınadır.)
Ülkemizde de bu konuda çalışmalar var. Tıp fakültelerinin eğitim standardizasyonuna karşın Kıbrıs Türk Tabipleri Birliği’nin ciddi bir hassasiyeti mevcut. Sağlık Bakanlığı da olaya sıcak bakıyor gibi. Ama eğitime ekonomik kazanım sağlayan sektör, öğrenciye de müşteri gözüyle bakan bir YÖDAK zihniyetine sahipken bu ne kadar mümkün? … Maalesef YÖDAK, ülkeye gelecek öğrenci sayısından yani maddi kazanımdan ötesini pek düşünüyor gibi görünmüyor.
Yetkililer yüksek öğretimdeki öğrenci sayısını 60-70 binlere çıkarmaktan bahsediyorlar ama kantiteye kalitenin eşlik etmesi yönünde bir çaba koymuyorlar. Eğitimin evrensel standardizasyonu için bir atılım yok. Genel eğitim böyleyken, henüz çok daha yeni olan tıp alanında ki fakültelerden bunu beklemek ise abes ve iştigal olur.
Gelelim benim yazının başlık sorusuna… Herkes hekim olabilir mi? Söylemiştim olabilir diye… Soruyu modifiye edelim. “Herkes iyi hekim olabilir mi?” diye soralım bu kez. İşte bu sorunun cevabı zor. Ama bir cevapta lazım. Sanırım “Eskiden beri uluslararası standardizasyona sahip olmayan tıp fakültelerine sahipken, ulusal standardizasyonu dahi kabullenmeyen yeni tıp fakültelerini açan ve açmaya çalışan bir zihniyette bu oldukça zor bir olaydır. Bu şartlarda iyi hekim olmak özel kişisel gayret gerektirir.”
Ancak geç değildir. YÖDAK ve Eğitim Bakanlığı, ilgili sivil toplum örgütleri ile beraber standardizasyon için bir an evvel gerekli çalışmayı yapmalıdır. Bu sayede ülkemizde açılan tıp fakültelerinin yetiştirdiği hekimler daha farklı olabilecektir. Zira en azından Türkiye ‘de yeni açılanlardan farklı olarak daha modern bir hastaneye ve enstrümana sahip olduklarını gözlüyoruz.
Anlayamadıklarım
Derin Devlet, Faşist Devlet, Fason Devlet derken birde “Paralel Devlet” çıktı başımıza. Yahu bir türlü anlayamıyorum. Bir türlü devlet gibi devlet kurmayı beceremeyecek miyiz acaba?
Facebook anketi
Bu haftaki gayri ciddi anketimizin sorusu “KKTC’de hangi para birimi kullanılmalı?” şeklindeydi. İşte belirtilen para birimleri ve aldıkları oy sayısı…
Euro 33
Sterlin 13
Kıbrıs’a özel para birimi 10
Türk Lirası 6
ABD Doları 1
Ve şiir…
Bu hafta ve şiir köşemin konuğu Sayın Tüge Dağaşan. Kendisini “Zaman” adlı yapıtıyla ağırlıyoruz:
ZAMAN
“Zaman”dı adı
Bir sesi vardı; tik tak tik tak
Geçtikçe geçer, durmak bilmezdi
Anlamazdı laftan, dertten, dosttan
Gittikçe gider, geri dönmezdi
Bir “an” bile borç vermezdi…
Bir ses duyardım uykuya dalmadan
sonra uyanırdım, yine aynı ses, tik tak…
Bilmezdim tek onun sözünün geçtiğini
ona söz geçiremeyeceğimi
Çok… Çok uzun zaman geçti…
Saçlarım simsiyahtı hatırlıyorum
Şimdi hepsi ak, bir tel bile kalmadı siyah
Yüzümde çizgiler, gönlümde keder, aklımda anılar
elimde resimler var
Avuturum kendimi şimdi…
……
Babamın aldığı bir saat vardı, duvarda asılıydı
hep aynı sesi çıkarırdı; tik tak tik tak
Dayanamazdım, zamanın geçtiğini ise çok geç anladım
İndirdim o saati, bir kuyuya attım
Keşke zaman geçmeden bunu yapsaydım
Tüm saatleri kuyuya atıp, anları yaşasaydım
Şimdi tik tak sesi bile yok
Sadece bir sessizlik, bir zaman kaybı…
OBJEKTİFİMDEN- DERVİŞ PAŞA KONAĞI- LEFKOŞA
Karikatür

































