Dün, 1960’lardan bugüne kadar Kıbrıs sorununun devre devre hangi çözüm arayışları evresinden geçtiğini aslında bunların her birinin “bizatihi çözüm” olduğunu anlatmaya çalışmıştım.
“Fakat bir türlü çözüm olmadı” demiştim. Çünkü hiç birisi de Rum tarafının beklenti ve amaçlarına cevap vermiyordu. Mesela sonuncusu olan Annan planı… Türk tarafının Rum’a bahşedeceği en ehven “ödünleri” içeriyordu… Ki Rum halkı evet demiş olsaydı şimdi tüm adanın egemeni olacak, eğer arada siyasi arbedeler yaşanmamışsa Türk halkı Rum sermayesinin komisyoncusu ile işçileri durumuna düşecekti…
Tabi ki bu yazdıklarımıza katılmayan, hatta ırkçı söylemler olarak nitelendiren pek çok kişi vardır. Bu adada Türk ve Rum halklarının asırlarca birlikte yaşadıklarını bundan sonra da yaşayabileceklerini iddia eden genç insanlarımız vardır. Hatta şimdilerde devam eden müzakerelerin çözüme ulaşması halinde Türk ekonomisi ile Rum ekonomisinin beraberliklerinden nasıl büyük ekonomilere, turizme ulaşılacağını söyleyen “uzmanlarımız, iş insanlarımız, STÖ’lerimiz vardır!”
FAKAT SÖYLEMEDİKLERİ TEK BİR ŞEY VARDIR: Nasıl çözüm istedikleri! Ki hemen hatırlatalım: Bugüne kadar Kıbrıs Türk ve Rum halklarına giydirilmek istenen çözüm elbiselerinin tüm modelleri ile dikimleri iki halkın dışındaki terziler tarafından yapıldı!
Dolayısıyla her zaman ya Türk halkına bir iki beden fazla geldi Rum tarafı kabul etmedi yahut eksik geldi bu kez Türk tarafı kabul etmedi! Ve tabi ki tersi!
Mesela sonuncusundan bir önceki “Gali Fikirler Dizisine” bakalım. BM’ler Genel Sekreteri Butros Gali 1993’te iki halk arasında güven yaratacak önlemler hazırlamış ve bunları çözüme giden yolda iki tarafın uygulamalarını istemişti. Bu “paket” üç başlık altında toplandıydı:
BİR: Birinci belge, iki halk arasında çeşitli alanlarda ilişkileri ön görürken, iyi niyet gösterisinde Maraş’ın Rumlara iadesini içeriyordu.
İKİ: Maraş’a karşılık Lefkoşa Hava Alanının BM’ler denetiminde her iki halkın hizmetine açılması da ikinci bir başlık altında toplanıyordu.
ÜÇ: Butros Gali paketle ilgili her iki halktan da uygulama konusunda “evet veya hayır demelerini” istiyordu.
Rahmetlik Denktaş “hayır” dediydi. Nedenleri ise bugün de hâlâ süregelen nedenlerdi: Mesela Maraş “Kapsamlı çözümün içinde ele alınacak konumunu muhafaza ediyordu.” Güney için Havaalanının açılması söz konusu olamazdı. Aslında her iki halk da iş birliklerine yönelik ilişkiler kurmaya hiç hazır değillerdi…
Sonuncusunu biliyorsunuz: Rum halkı Annan planına resmen “hayır” diyerek kabul etmedi! Çünkü siyasi yönden tüm adanın tanınmış devleti olma avantajını kaybetmek istemedi! Biliyordu ki dünyaya kapalı Kuzey izole edilmişliği ile gün gelecek dayanamayacak ve Güney’in emrine gireceği çözümü kabul etmek zorunda kalacaktır…
Bugün de devam eden Rum politikasının ilmikleri hâlâ bu düşünce ile atılmaktadır! Ve itiraf edelim: Bu konuda Rum’un en büyük destekçileri de kendi içimizdeki “artık ne pahasına olursa olsun yeter ki çözüm olsun” diyen kesimlerdir! Nitekim sonunda Rum’un direnmesi üzerine “Tek egemenlik tek uluslar arası temsiliyet” formülü kabul edilmiş, görüşme masasına “ana başlık” olarak konmuştur!
İŞİN KISASI. Halâ şu düşüncedeyiz. “Ulusal davalarda türlü çeşitli görüş olmaz. Her kafadan bir ses çıkmaz. Kesimler kendilerine göre çözüm alternatifleri uydurmaz. Sorunlar İdeolojik yaklaşımlarla çözüm haline gelmez. Kısaca “çözüm” istenirken “tüm halkın tek ses halinde tek alternatifi savunması gerekir.” Aksi halde kalenin içten fethedilip yıkılması işten bile değildir ki gidişat da bunu gösteriyor!
**********
MECLİS’TE MÜZAKERELERLE İLGİLİ KOMİTE OLUŞTURULMASI (NEDEN OLMASIN)
Yukarıdaki değerlendirmelerimizi biraz da geçen gün Eroğlu’nun müzakerelerin seyri ile ilgili Meclis’e bilgi verirken ortaya çıkan “komite kurulsun” önerisinin çağrışımında yaptım…
Dikkatinizi çekerim. Meclis bünyesinde bir Komitenin oluşturulması ve resmen Müzakerelere müdahil olması konusundaki öneriye mesela CTP ile DTP çok da iltifat etmediler.
Mesela Dışişlerinde deneyimli olan Tahsin Ertuğruloğlu da konuya şöyle yaklaştı: “Kurulacak bir Komitenin KKTC’de siyasi partilerin kendi aralarındaki Kıbrıs konusuyla ilgili vizyonlarındaki uyuşmazlıklarının giderilmesi için iyi olabilecektir. Ancak her siyasi partinin farklı vizyon sahibi olması olumsuzluk yaratır. Kendi aramızdaki olumsuzluklar sürdüğü sürece Komitenin katkı sağlayacağına inanmam. Uyuşmazlıkların giderilmesi konusunda ilk olarak farklılıklar giderilmelidir…”
HEP AYNİ SORUN: Kıbrıs Türk halkının siyasi çözüm konusundaki ayrı gayrı görüşleri ile bunları besleyen kaynak bizatihi Meclis’in kendisidir! Oradaki iktidar Muhalefet partilerinin soruna yönelik ayrı gayrı düşünce ve yaklaşımlardır.
Bu nedenle oluşacak bir “Komitenin” pek ala da yararlı olacağına inanmak istiyoruz. Buna çok ihtiyacımız vardır. Nitekim yıllarca, “neden bizim de Güney’de olduğu gibi bir ulusal Konseyimiz” olmasın” diyerek dövündük. Rahmetlik Denktaş’la görüşmelerimizde hep bu konuyu açtık, tüm kesimlerin bir araya gelerek oluşturacakları “Ulusal Konsey”in oluşturulmasını istedik. Her seferinde, “ben de istiyorum” demesine karşılık olmadı. Anladık ki Kıbrıs sorununun inisiyatifini elinden çıkarmak istemiyor, muhalif kesimlerle paylaşmaya da yanaşmıyordu… Sonuçta Denktaş da “iç politikadaki güçlü konumunu korumak yollarında bazen auta düşebiliyordu.”
Sonuçta ne oldu? “Ne istediğini bilmeyen, nasıl olursa olsun yeter ki çözüm olsun” dedirtilen bir kamu oyu yaratıldı! Türlü çeşitli STÖ’leri çözüme katkıda bulunacağız diyerek kendi görüşlerini empoze etmeye başladılar…
KISACA: Bu Komiteyi denemekte yarar vardır. Hem halkı motive etmek hem aydınlatmak hem de sorunu, olması gereken “ulusal” çerçevesine yerleştirmek için…
**********
OLUMLU KARAR (POLİS YENİDEN DEVRİYEDE)
Vakta ki büyük kentlerde polis için görkemli binalar yapıldıydı ne semtlerdeki “polis noktaları” bırakıldı ne de “polis devriyesi!” Tutun ki polis “kışlasına çekilen” asker durumuna düşürüldüydü. Ki polisi görmek için ya bir şikâyetinizle vukuatınız nedeniyle “binalarına” gidecektiniz yahut yollardaki trafik polislerini görmekle yetinecektiniz…
OYSA: Daha İngiliz döneminde küçücük Mağusa kasabasında bile bir Rum bir Türk Polis birlikte ve de yaya olarak devriyeye çıkarlar, sekiz saat Mağusa Kapısından Namık Kemal meydanına kadar gidip gelirlerdi… Üstelik belirli yerlerde nöbetçi polisler olurdu. Onlara da “noktacı” derdik…
Sık sık Brüksel’e giden Fikret Şanal arkadaşım da devriye konusuna değindiği bir yazısında, orada hem bisikletli hem atlı hem de arabalı, üstelik kadınlı erkekli polis devriyelerin olduğunu, yirmi dört saat yollarda vızır vızır gidip geldiklerini anlatıyordu.
Ben de Londra’da tanık olduydum. Hemen her yerde yaya olarak devriye yapan polisler vardı. Yayaları bile uyardıklarını gördüydüm..
Bizde kaldırdılar! Ara ki polis göresin! Bir şikâyetiniz oldukta Emniyet Müdürlüğüne gitmekten başka çareniz yoktur! Zaman kaybı, usanç da bedava! Oysa öteden beri yazıyoruz: “Kalabalık olan her yerde polis olacaktır. Yollarda bellerde olacaktır. Hem “caydırıcılık” hem de “insanlara güven vermek” yönünden!
Şimdi öğreniyoruz ki “tam bir devriye polisi” gibi donanımlı polisler, “kalabalık yerlerde” yeniden devriye yapmaya başlıyorlar. Ekliyoruz: Yaz geliyor. Zannedersem Güney’de halâ vardır. Polis sahilde plajlarda devriye yapardı. Ki plajlar deyip geçmeyin. Paralı girişten başlayan tartışmalar sahillerdeki türlü çeşitli yüzsüzlüklerle çoğu zaman kavgalara dönüşüyor, halinizi anlatacak tek bir görevli polis göremiyorsunuz!”
Kısaca alınan karar olumludur. Görülecektir ki kısa zamanda hem “adi” denilen suçlarda hem öteki illegal olaylarda azalmalar olacaktır…
































