Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Her Şeye Sahip Olma Hastalığı

“Her şeye sahip olma isteği”, insanın doğayı, kaynakları, hatta birbirini tahakküm altına alma biçimini meşrulaştıran neoliberal kapitalizmin temel itici gücü. Kapitalizm, tarihi boyunca, toplumsal ve çevresel dönüşümlere yön verdi. Bir ülkenin ormanını, suyunu, toprağını “ekonomik fırsat” diye pazarlaması da; başka bir ülkenin halkını “piyasa disiplini”ne uydurması da aynı zihniyetin eseri.

Türkiye’nin dört bir yanı yine cayır cayır yandı ve yanıyor. Küllerinden ise maalesef umut değil, isyan yükseliyor. Çünkü yangınlar, gerekli önlemler alınmadığı için bu denli sıklaşmış; ihmal ve doğal nedenlerin etkisiyle de önü alınması imkansızlaşmış vaziyette.  Hangi birini sayalım ki bu öfkenin nedenlerinin: özelleştirmelerin ardından bakımı yapılmayan elektrik nakil hatlarının mı; gece görüşlü helikopterler ya da uçakların olmamasının mı, konu doğal afet olduğunda halkın kendini yalnız hissetmesinin mi?

Alınan önlemler ve söndürme çalışmalarının yetersizliği bir yana; henüz geniz yakan duman dağılmadan çıkarılan yeni yasayla, yanan alanların da içinde olduğu ormanlar, zeytinlikler ve koruma bölgeleri maden sahası olarak açılabilecek hale geldi. Yeni düzenlemeyle şirketler, ormanlarda ruhsat almadan 24 ay boyunca bedelsiz madencilik faaliyeti yürütebilecek; bu süre 12 ay daha uzatılabilecek. Ekoloji örgütlerine göre yasalaşarak yürürlüğe giren düzenleme, özellikle zeytinlikler ve tarım alanları gibi hassas ekosistemleri tehdit edecek.

Bu gelişmeleri “Türkiye’nin derdi” olarak izleyenleriniz varsa üzgünüm çünkü bu zihniyet çoktan Kıbrıs’ın kuzeyinde de kök salıyor. Biz “küçük ülke büyük sorun” düsturuyla yaşayaduralım; aynı hırs doğal kaynaklarımızın üzerine çökmüş durumda. Bir yanda betona boğulan kıyılar ve pek çok alanda ekolojik kıyımlar ama pekâlâ mülkiyet tartışmalarının bir kolunu da buraya bağlayabiliriz…

Elexus Otel meselesi ve tutuklanan Rumlar, bunun son çarpıcı örneği. Konunun yargı ve Türk tarafının politik söylemi bağlamındaki tartışmaları bir yana, arazinin asıl sahipleri olduklarını söyleyen Kıbrıslı Rumlar, on yıllık kira, faiz tazminat ve iade istiyor. Bu, sadece bir mülkiyet kavgası değil; kapitalizmin en rafine formülünü de aslında bir kez daha tartışmaya açıyor: önce toprak alınıp üzerine milyon dolarlık yatırım dikilir; sonra konu hukuk diliyle “hak” tartışmasına çevrilir. Yani haklar hep insanın akçeli çıkarı üzerinden aranır. Hakkını arayamayan ise daima doğadır.

Bunu görmek için uzaklara gitmeye gerek yok, aslında biraz popüler kültüre bakmak bile, benzer örneklerini önümüze serer. Yaşadığımız günler bana Avatar filmindeki Na’vi halkını ve insan ırkına karşı verdikleri mücadeleyi hatırlatıyor. Doğayla bağını hiç koparmamış bir topluluğu yok edecek gözü dönmüş kapitalist, yağma ve talan kültürü ile tahakküm… Tanıdık geldi mi? Zira bizim doğaya yaklaşımımız da onların kutsal ağacına dua etmekten değil, ağacın gövdesini biçip ihale açmaktan geçiyor. Doğa bize karşı Na’vilerin birbirine olduğu kadar cömert davranıp suyunu, toprağını, gölgesini vermesine karşın bizim ona iyi bakmak bir tarafa, sınırsızca kullanmamız da Kapitalizmin gözü dönmüş sınır tanımazlığından değil de nedir?

Bütün bu tablo, insanın doğa üzerinde kurduğu tahakkümün, birbirine de kurduğu tahakkümden ayrı olmadığını gösteriyor. Doğa, kapitalizm için sadece “ham madde”; insan ise “piyasa aktörü.” İkisi de aynı terazinin farklı kefelerinde tartılıyor. Ve bu terazi, umudu, geleceği ve ortak yaşamı hep hafif; parayı hep ağır tartıyor.

Umut demişken… Tüm bunları yaşıyor olmak, pek çoğunuzu olduğu gibi beni de oldukça mutsuz ediyor ve ne yalan söyleyeyim devam etme tutkum; yaşamla olan alışverişim çok zayıflıyor.

İşte böyle zamanlarda; küçük şımarık hayatlarımızın yalnızca 1 haftasına sahip olmak için pek çok şey verecek insanların varlığına duyduğum saygı ile; yaşadığım her anın, aldığım her nefesin hakkını vermeliyim hissi ağır basıyor.

Bunun bir örneği Gazze’de yaşayan yeni evli genç bir çift. Savaşın, yıkımın, açlığın ortasında, Instagram’da küçük videolar çekiyorlar. (Göz atmak isterseniz linki buraya bırakıyorum:  https://www.instagram.com/two_gazans?igsh=MXhvNDhiOXB2OXAzcg== ) Derme çatma bir ocağın üzerinde, fahiş fiyattan bulabildiği 1-2 malzeme ile yemek pişiren; yıkık, yarım, enkaza dönmüş balkonunda çamaşır asan, buna rağmen termosuna kötü de olsa kahvesini koyup Trump’ın tatil merkezi yapma hayallerini süsleyen sahillerde yarı aç, çokça yaralı ama buna karşın güneşin batışını izlemeyi ihmal etmeyen o insanlar… Onların gülüşlerinde unuttuğumuz bir şey var: umudun çıplak hali. Enkazın ortasında bir fincan çayla yaşama sahip çıkma hali.

Ve burası, bize en çok dokunması gereken yer. Biz, “her şeye sahip olma” hırsımızla doğayı, birbirimizi, geleceğimizi yağmalarken; onlar, hiçbir şeye sahip olamamanın içinde bile umudu öldürmüyor. O yüzden bizim de enseyi karartıp koyverme lüksümüz yok! Gardımız zaman zaman düşebilir ama yeniden kaldırmak zorundayız. Çünkü yaşadığımız her an, sadece bize değil; o umudu, o gülüşü, o hayat inatçılığını hâlâ taşıyan insanlara da ait.

Belki de asıl mesele, her şeye sahip olma istencinden vazgeçmek. Çünkü bazen hiçbir şeye sahip olamamak, bizi hayata en çok bağlayan şeydir.