Köşe Yazarları

Her Şey Yalan Mıydı?

Ece Uslu yazdı






Beyaz, nikah salonundan içeri girerken son bir kez ardına baktı. Gözleri Gri’yi aradı. ‘Duyup gelir miydi, elinden tutup, bir kez olsun sahip çıkar mıydı kendine?’ diye düşündü. Uzaktan Gri’nin kendine baktığını görse, kendisi ne yapardı, kendi biliyor muydu? Ne yapabilirdi ya da? Ne kadarına yeterdi gücü? Kalbinin çarpmasına engel olup, müstakbel eşinin elini tutmaya devam mı ederdi? Yoksa her şeyi orada bırakıp Gri’ye doğru koşacak cesareti var mıydı?… ‘Niye koşayım ki?’ dedi sonra kendi kendine. Gerçekten mutlu muydu o ilişkide? Her şey hatırladığı kadar yolunda olsa idi neden şu an yanında olan başkası idi? Hem niye gelmesini bekliyordu hâlâ? Açıkça dile getirmemiş miydi Gri ‘Ben ailemin istediği kişi ile yoluma devam edeceğim.’ diye. Hâlâ neden ümit besliyordu o zaman? Kendi bile düşüncelerine anlam veremiyor ama zihnindeki soruları susturamıyordu.

Nikah masasına oturup son bir kez salondakilere göz gezdirdi Beyaz. Boş gözlerle etrafı süzüp, bir yandan da müstakbel eşinin elini tutarken aklından düşünceler akıp gitmeye devam etti… Neden hayatına girmek için bu denli ısrar etmişti Gri? Neden Beyaz her gitmek istediğinde kapısında bitivermişti? Neden kendini olmadığı biri gibi tanıtmıştı O’na?  Neden O’nu asla var olmayan bir yalanın gerçekliğine inandırmak istemişti? Bu kadar kötü biri olabilir miydi gerçekten de? Nasıl fark edemezdi ki bu kötülüğü? Gerçekten sevmiş miydi Beyaz’ı, yoksa basit bir gönül eğlendirme miydi Gri için? Öyle olsa anlamaz mıydı, anlardı elbet. Sevgi hissedilir bir şeydi, insan sevilip sevilmediğini hissederdi. Beyaz da hissederdi elbet. ‘Sevgi her şeyin üstesinden gelir.’ diye öğretmemiş miydi annesi? O zaman nerede hata yapmıştı ki Gri ondan vazgeçebilmişti? Beyaz, Gri’yi bu denli çok severken niye evleniyordu peki? Gri neden asla sahip çıkamayacağı bir ilişki içine atmıştı kendini? Kim kimi daha çok sevmişti? Ortada gerçek bir aşk var mıydı?

Birden eşinin sesi ile irkildi Beyaz, son bir kez göz gezdirdi salona. Ne gelen vardı ne giden… ‘Buraya kadarmış.’ dedi içinden ‘Buraya kadar…’ Beyaz o an bilmiyordu ve belki de hiçbir zaman öğrenemeyecekti zihnindeki soruların cevaplarını. Ve anlamıyordu asıl  anlaması gereken şeyi; ‘Zaten kalmaya niyeti olanın bırakıp gitmeyeceği’ gerçeğini… Bu yazıyı bu olayı birebir yaşayan çok sevdiğim bir dostuma ithafen yazıyorum ve ne denli kıymetli olduğunu asla unutmasın istiyorum…

 

Büyürken pek çok yerden yara alırız. Bunlardan bir kısmı da ilişkilenmeler ve onlarla ilintili olarak kendimizle ilgili yaptığımız çıkarımlar üzerindendir. Ve gün gelir bu yarayı kanatanlarla karşılaşır, onların yarattığı tanıdık duyguları aşk sanırız. Çocukluğumuzdaki yaralarımızı bu ilişki üzerinden kurutmaya çalışırız. Olmadıkça oldurmaya çalışır, çok emek harcarız. Ama olacak olan kendimizi hırpalamaya gerek kalmadan olur zaten, o çırpınmada bunu gözden kaçırırız. Sonuç itibarı ile verilmiş onlarca emek ve daha çok yara ile bir başımıza kalırız. O noktada da aşk acısı çektiğimize inanırız. Tıpkı yarasını Gri’ye kabuk bağlatamamış olmanın verdiği başarısızlık duygusunu ‘Aşk’ sanan Beyaz’ın hissettiği gibi. Ama Beyaz bilmelidir ki yaralar onları kanatanlar tarafından iyileştirilemez.

 

Etrafımız Gri gibi kendini gerçekleştirememiş, ailesinden ayrışıp bireyselleşmesini tamamlayamamış, ailesinin onayına muhtaç yaşayan, tamamlanmamış benliklerle dolu maalesef. Ben bu kişilere ‘Araf’ta kalmış insanlar’ diyorum. Olmak istedikleri kişi ile kendilerinden olması beklenen kişi arasında sıkışıp kalmış benlikler yani. Ne kalabilen ne gidebilen ruhlar. Canları yanarken can yakanlar… Peki kim bunlar? Nasıl bu hale geliyorlar?

 

Az ilgi kadar ilginin fazlası da çocuğa zarar veren bir durumdur ve bu durumun toplumumuzdaki en uç örneği ‘ölene kadar kendisini annesine adayan, onunla yaşayan tipik anne-oğul ilişkisi’dir. Bu kişi evlense bile annesinin varlığı her zaman eşi ile arasında kendini hissettirir. Oğlunun gözünde annesi, her zaman mağdur ve/veya korunmaya muhtaç olandır. Bu bağlamda eşine tepkisi de o oranda savunucu olur. Bunun nedeni annenin kendi yakınlaşma, ilgi görme, bağlanma gereksinimlerini oğlu üzerinden gidermeye çalışması, yalnızlık korkuları nedeni ile çocuklarını özgür bırakmaya korkması ve bu nedenlerden ötürü de çocuklarının özgürleşme çabalarına her seferinde vicdani baskı ile güçlü tepkiler vermesidir. Aşırı talepkar ve otoriter annelerde de durum pek farklı değildir. Çocuk, başlarda özgürlüğü için dirense de (ör: ergenlik döneminde anneden aşırı uzaklaşma, yok sayma, inatlaşma vb) sonuçta annesinin vicdani baskılarına boyun eğemez, onu hayal kırıklığına uğratmaktan çekinerek çareyi pes etmekte ve kendi ihtiyaçlarını görmezden gelerek çeşitli şekillerde kendi isteklerine karşı duyarsızlaşmakta bulur.

Ne mi demek istiyorum? İnsanın sevebilme/ilişkilenebilme kapasitesi, çocukken nasıl sevildiği ile yakından ilişkilidir. Ve bir çocuk için en temel iki ihtiyaç ‘koşulsuz sevilmek’ ve ‘onaylanmak’tır. Onay almadığını düşündüğü noktada yitirdiğini hissettiği benliğinin acısı o denli ağır basar ki değil sizi kendi hayatını bile sahiplenemeyecek duruma gelir. Ancak, küçükken sevildiği ve değer gördüğü bir ortamda büyüyen kişi gerçek anlamda sevip bağlanabilir. Çünkü birini sevebilmenin yolu önce kendini sevmekten geçer.

 

Keşke sevgi ölçülebilir bir şey olsa idi. Keşke sevgi, alınan kararlarda tek söz sahibi olmaya yetebilse idi. Keşke çok sevmek bir insanı hırpalamamakla eşdeğer olabilse idi! Keşke her şey bu denli basit ve anlaşılır olsa idi. Ancak her ilişki kendi içinde özeldir. O nedenle sevgileri de ilişkileri de kıyaslayamayız. Sevginin boyutu ilişkilerin sürdürülmesinde, ne yöne evrileceğinde tek ölçüt değildir.

Karşınızda size kendini olmadığı gibi gösteren biri varsa öyle olmak istediği içindir. Aslında kandırdığı kendisidir. Olmak isteyip olamadığı bir ruhun dışavurumudur size yansıttığı. Ancak kimse sonsuza dek rol yapamayacağı için bu ilişki ne yazık ki geçici, sizin için zarar vericidir.

İlişkiler başlar ve biter. Bu çok doğaldır. Biten bir ilişkide bir neden, bir anlam arama çabası doğal ama gerçekçi değildir. Çünkü karşınızda bu denli kendinin dahi farkında olmayan biri varsa şüphesiz ki yaptıkları da belli bir amaç doğrultusunda olmayacaktır. Biten bir ilişkide  odaklanmanız gereken şey sizin ihtiyaçlarınızın ne ölçüde karşılandığıdır. Nedeni ne olursa olsun günün sonunda bir kişi sizi mutlu edemedi, doyuramadı, sahiplenemedi ise nasıl bittiğinin pek de bir anlamı yoktur. Bu kişinin nerde, kimle ne yaptığı sizi ilgilendirmemelidir.

Ama şunu unutmayın ki kimsenin yara bandı olmayın. Birini yalan söyleyerek oyalamak doğal değildir, kendini olmadığın biri gibi göstermek de, ailene sınır koyamamak, ilişkide olduğun insanı üzeceğini bildiğin halde onu üzen şeyleri yapmaya devam etmek de…  Bunlar ne yazık ki sevginin düzeltebileceği şeyler de değildir. Bunların tedavisi uzun süreli terapidir.

Herkes yaşattığının aynısını yaşasın derim ben… Acının da mutluluğun da… Sevgiyle…








Başa dön tuşu