Köşe Yazarları

“HEP OLDUYDU! YİNE OLACAK!”    







Aradan yıllar geçti, doğrusu biraz da Mağusa’da kalebent kalmışlığımdan olmalı unutup gitmiştim..




Oysa son günlerin sorunlarından biri olarak ortaya çıkan “Ceza ve Müfsidane Yayımlar, Özel Hayatın Gizli Alanının Korunması”  gibilerinden uzun anlatımlı,  uzun yazımlı “yasa tasarısı” çok tabidir ki muhatapları “gazeteciler” oldu muydu elbette yüksekten ses soluk getirecekti ki öteye bile geçti!



ÇOK kısaca olay bu Yasa tasarısında yapılmak istenen değişikliklere karşı “gazeteciler” dediğimiz çalışan örgütlü kesimin, “hop, durun bakalım ne oluyor” demesiyle başladı..

Ağızlarını siyah bantlarla kapatarak Meclis salonuna doluştular.. Eylemlerine slogan olarak da “özgürlük için 24 saat” ifadesini taktılar..

Sonuçta Başbakan Sn. Üstel’in de devreye girmesiyle sağlanan uzlaşı üzerine eyleme son verildi…

FAKAT benim “hatırladığım” dediğim olay bu değildi. Ne de son zamanlarda sık sık ortalara atıldığınca “Ankara’nın KKTC’e yönelik baskılarıyla karışmacılığına ilişkin iddialardı.”                   Ki her devrede gazeteci taifesinin asıl muhatapları “memleketi yöneten politikacılarla,  artık geçmişte kalmış olmasına karşın bizde de devre devre yaşandığınca  “askeri kanadın baskıları” iddialarıdır!

NİTEKİM 1964’lerde Bozkurt gazetesinde “köşemden”  yazmaya başladığımda, tutun ki yazdıklarımın yarısı kadarı bile benim değildi! Şöyle ki o günlerde toplumsal varoluş mücadelesinin de söz konusu olduğu olağan üstü dönemlerden geçiyorduk. Yazdıklarımızı sadece okuyuculara değil, “Paşalara askerlere, yöneticilere komiserlere, liderlere müdürlere de beğendirmek yada kabul ettirmek zorundaydık!

NİTEKİM Bozkurt gazetesinin sahibi rahmetlik Cemal Togan, benim için olağan olmasına karşın  her halde yazılarımda “muzırlıklar” tespit ediyordu sık sık bana   “tenkit derdi yapıcı olmalıdır!”                                                                Doğrusu çok uzun süre “tenkit” dediği eleştirinin nasıl yapıcı olacağını ne o yıllarda anladımdı ne de bugün.. Zaten bu nedenle olmalı başıma gelmedik de kalmadıydı! Hücre hapsinden mesleki sürgüne, ölümle tehditlerden dayak yemelere kadar! Ki gün gelecek hakkımda “fezleke” gibi hazırlanan kararlarla toplum katlarından dışlanmam için yedi sülalemi didiklediklerinden,    güvenliğim için  evimin önünde  bir süre “polis” nöbet tutacaktı…                                                  HAYIR ne yazdıklarım çok önemliydi ne de zülfü yare dokunanlardı.. Buna karşın bir ulusal mücadele dönemi yaşanıyordu ve o günlerin yöneticilerine göre “müfsidane yayımlara” izin verilmesi mümkün değildi.. Bugüne dönüyorum.

***

BİLİR MİSİNİZ? “Düşünceler” de onların ifade edilmesi de  söylenip yazılmadan, yayımlanıp kamu ile buluşmadan  “kişinin kendisine  ait soyut kavramlardır.” Onları somut hale getiren “yazılı veya sözlü yayımlanmalarıdır!

TABİDİR  ki eğer “gazeteciler” kayıplardan sesler işitip  sonra onları yaymıyorlarsa, yazdıkları söyledikleriyle gerçekleştirirler görevlerini.. Ki bu mesleki uğraşları ayni zamanda  ekmek parası gailesiyle de kaimdir!

HA OLAYIN  içine şu nifak yada kasıtlı yalan dolanın katılması anlamında söylenegelen “müfsidane” yayımlar da girmez mi?                                                                                                  Girer elbet!  Ama doğrusu işte bu “haddini aşan yayımlar”  bahane edilerek neden “düşünce ve ifade özgürlüğünün” yeniden ve hemen  “terbiye” edilmek istenmesini  doğrusu  bugüne kadar hiç anlamadım…

TAM aksine “bırakın yazsınlar söylesinler” diyorum.. Canımızı da sıksalar canları sıkılmış olsa da ne olduklarını ne olduklarımızı amaçlarla birlikte  açık seçik anlarız ki kimseler görüşlerinden dolayı zaten kanunlardan ari değildir!

***

EKLEMEM GEREKİRSE: Yazı ve sözle ifade edilen her şey somuttur..

Mesela bir gün memleketin Maliye Bakanı çıkar ve derse “ey halkım iç ve dış borçların toplamı 61 milyarı buldu bu nedenle TC ile de imzaladığımız protokolde belirttiğimizce gider azaltıcı ve gelir artırıcı tedbirleri hayata geçirmemiz gerekmektedir…”  Ne diyeceksiniz cevaben?                       “Sen işine bak, karışma Türkiye’nin parasına. Denizlerde doğal gaz  arayan ülke için nedir ki hele de TL cinsinden  61 milyar” mı?

OLAY BU değil işte.. Nitekim daha ilk okul sıralarında hem de İngiliz koloni döneminde “Alfabe kitaplarından” okurduk Ömer Seyfettin hikâyelerini.  Bir tanesi “Diyet”ti!” Hikâyeyi bilenler bilecekler ama kısaca “her nimetin her yardımın hatta iyiliğin ödenmesi gereken “bir diyeti” vardır.

NİTEKİM takdirlerimizi sunduğumuz TC Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu bile KKTC’i ziyaretinde dayanamamış onca övgüler temenniler arasına “velinimet” oluşuna sığınarak bir de “ihtar” sıkıştırmış!

Eh o da bir “ifade özgürlüğü” değil mi? Milyarlar akıtılırken sürdürelim diye yaşamlarımızı, onca serzeniş hakkı oluversin  gayrı!

***

KISACA TAKILDIĞIM: Çarşı pazarı denetleyemeyen.. Üretimle tüketim arasında ekonomik denge kuramayan.. Az biraz gelir elde etmek için sinekten yağ çıkarmaya kalkan.. Yetki ve sorumluluğuna dayanarak aklına her geldiğinde her istediği emtiaya, harçlara, kiralara, sigortalara kısaca elinin uzanıp dokunabildiği her şeye zam üzerine zam koyan Hükümet, “zam bekleyen  yurttaşına” sırtını döner mi? Döner! Bahanesi de her zamanki gibi kendinden menkuldür: “Her şey vatan için!”

Ki ne dediydi şair vatan için? “kimimiz öldük kimimiz nutuk salladık!”

Kıbrıs için çok ölenler oldu.. Şehit dedik, kalanlara da gazi.. Tutun ki onların sayesinde varız Kuzey Kıbrıs’ta..                       Ve evet özgür egemeniz.. Ama masut değiliz! Çünkü hâlâ ne ekip biçtiğimiz topraklarımızın mutlak sahiplerini belirleyebildik ne de nesilden nesile devrettiğimiz siyasi soruna bağlı olan  kaderimizi tayin edecek siyasi çözüme varabildik!

Oluşturduğumuz siyasi oyunu bir tamam kurallarıyla oynuyoruz ama Kuzeyin, “bugün de yarın da bizim olup (olmayacağını hâlâ bilmiyoruz! Hem de Türkiye’ye karşın!

Yani ne? “To be or not to be!”

Olmaz ama! Gelecekleri böylesi rastgele kaderciliğe havale etmek müstahak olduğumuz bir tecelli değildir!

 









Başa dön tuşu