Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Hem açıklama yapıyorlar, hem şikayet ediyorlar!

Açıklama yapıyorlar, satır aralarına sıkıştırdıkları laflarla uyarılarda bulunuyorlar. Bazen halkı çok ilgilendiren konularda “bilmiş bilmiş” konuşup heyecan dalgaları yaratıyorlar… Sonra da medyada, halk kademelerinde, sosyal medyada yayınlanan türlü çeşitli görüşleri “spekülasyon” olarak nitelendiriyorlar! Dedikodulardan yakınıyorlar!

Son günlerin müzakerelerle ilgili gelişmelerinden söz ediyorum. Baş müzakereci Akıncı önce şöyle bir çıtlattı. “Toplum çözüm arayışından usandı!” (Hep birden “hop dedik ve düşündük. “Demek ki çözüm kapının hemen ardında.”) Nitekim ardından Akıncı’yı doğrulayan Eide’nin “Kıbrıslılar şimdiden referandumu düşünsün” açıklaması geldi! (Yine dalgalandık bu iş tamam dedik) Sonra Akıncı çok daha açık seçik çözümüm parasal faturasının kabarık olacağını söyledi. (Anladık ki mülkiyet konusu gündemdedir.)
Nitekim çok beklemedik “mülkiyet” başlığının da masaya yatırıldığını öğrendik. Üstelik tüm koşulları ile! (Bu da son altın vuruş oldu! Ve başladık eldeki bilgilerle değerlendirmeler yapmaya.) Şimdi bakıyoruz ki “Müzakerecilerimiz” bu “değerlendirme ve halk katlarındaki türlü çeşitli yorumlardan memnun değiller! Ortada henüz kesin anlaşma yokken mülkiyet konusunda yaratılan dedikodularla spekülatif haberlerin yanlış olduğunu söylüyorlar!
EEE SÖYLETTİRİYORSUNUZ! Ya halkın bu konudaki nabzını tutup görüşlerini öğrenmek için atıyorsunuz zarları ortalara, yahut da müzakere masasında ne kadar ciddi sorunlarla uğraştığınızı ispat etme gayretindesiniz!
Fakat olayın asıl tatsız yanı her zaman olduğu gibi Rum basınının müzakere sürecini başından beridir TV dizileri gibi “arkası yarın” tutumunda yayınlaması! Zaten “öğrendik” dediklerimizi de bizim gazetelerdeki tercümelerinden öğreniyoruz. Ne var ki onların tercümesi de tatsız çünkü imla hataları ile dolu bazen hangi anlama geldiklerini anlayamıyoruz!
KISACA: Halk daha şimdiden tıpkı Annan Planı arifesinde olduğu gibi kamplara ayrılmaya başladı. Mesela TC kökenli yurttaşlar üzerinden yürütülen kampanyalar var. O da Rum basınının marifeti. “TC’ler külliyen çekip giderlerse mülkiyet sorunu kendiliğinden çözülür” diyor! Bizim taraftan tıs çıkmıyor! Şimdi bu insanlar ayağa dikilseler, “Rum içeri Türkiyeliler dışarı” diyen içimizdeki bir kısım Rum dostu neo barışçılar, “bir teki kalmasın” tepkisinde yine köşe başlarını tutacaklar, kavga kıyamet kopacak! Neyse ki Akıncı yakında açıklamalar yapacakmış. Bekleyelim. Bakalım ne söyleyecek?       

**********      

Aşamadığımız Mersin Gümrüğü: (Ancak çuvaldızı önce kendimize sokmalıyız!)

Benim de esaslı tiryakilerinden olduğum bir kahve imalâthanemiz Mersin Gümrüğü’ne takılan 20 bin lira değerindeki 796 kilogramlık ambalajlı kahvelerinden dolayı yakınıyor. Üç kez İzmir’e ihracat yapmış. Bir iki alıcısı var. Firma sahibi Mersin Gümrüğü’nün değeri 20 bin lira olan kahvelerine ambargo uyguladığını iddia ediyor. Olayın nedeni de ambalajda “Son Tüketim Tarihi” (STT) belirtilirken “Üretim Tarihinin” (ÜT) belirtilmemesiymiş…
Konu Mersin Gümrüğü olduğunda “özel” bir ilgi duyarım. Çünkü bu anlı şanlı gümrük bizim Orhan İtimat’ı yedi! Bir devre rüşvet vermeden hiçbir tır kamyon Mersin Gümrüğü’nü geçemezdi! O günler geride mi kaldı bilmiyorum. Çok kere enginarımız, patatesimiz bile Mersin Gümrüğünde takıldı! Kısaca 1974’lerden beridir bu gümrük ile çekişip didişen iki hasım gibiyiz. Oysa içli dışlı olmamız gerekirdi! Hele ABAD kararları nedeniyle bizi boş böğrümüzden vuran ambargolardan sonra hem bu liman ile “sıfır gümrük” uygulamasına geçilmeliydi hem KKTC’de üretilen tarım ve sanayi ürünlerine ihracatı kolaylaştırıcı özel işlemler yapılmalıydı. Olmadı! Hele Özelleştirildikten sonra hiç olamadı çünkü Mersin Liman ve Gümrüğü tamamen AB müktesebatına uyan bir konuma geçti.
BİZİM ANLAMADIĞIMIZ: Geçtiğimiz günlerde aramızdan ayrılan TC Büyükelçisi Akça da Mersin Gümrüğü konusunda zaman zaman uyarıda bulunmak gereğini duyardı. Mesela AB standartlarında kullanılmayan tarım ilaçlarının KKTC kullanıldığını dolayısıyla patates gibi ürünlerin Mersin gümrüğünden bu nedenle geçemediğini söylüyor “aman dikkat” diyordu!
Sn. Akça ambalaja çok takılırdı. Bir devrelerde TC’nin de büyük sorunu olan bu zafiyeti şimdilerde galiba daha iyi. Bizde ise açıkça yazalım, dökülüyor!
Kahve olayı da bahane olmasına karşın o ambalaj nedeniyle yaratılmış. İsteniyorsa “ÜT” de yazılır yeni ambalaj uygulaması da yapılır. Kaldı ki nedir TC’ye bir partide ihracat edilen 20 bin TL’lik kahve! 74 milyonluk ülkede esamesi okunmaz ama 300 bin kişilik KKTC’de hem paradır hem ekonomi!
HÜKÜMET PROGRAMINDA YOK: Bizim için çok önemli olmasına ve yıllardır Mersin Gümrüğü ile sorunlar yaşamamıza karşın baktım hükümet programında ticaret, gümrük, Yeşil Hat Tüzüğü, limanlar, kalite falan var ama Mersin Limanı da yok, “sıfır gümrük” olayı da yok! Oysa çözüm olsa da Mersin Liman ve Gümrüğü hep önemli kalacaktır çünkü TC ile ticari ilişkilerimiz belki daha büyük çapta bu kez KKTC’nin de AB üyesi olduğu ticari fırsatlarda devam edecektir… Tutun ki bu konudaki son sözümüz şu olacaktır. Ürettiklerimizi ihracat edeceksek kalite ve ambalaja da dikkat etmek gerekecektir… Bu hellim imalatında ve ihracatında çok daha önemlidir.           

**********

Kısaca takıldığım: (1 Ağustos, Kıbrıs’ın fethi, TMT’nin kuruluşu)

Adadaki var oluşumuzun üç temel tarihi. En azından ve hiç olmazsa bu 3 ulusal “tarihi günü” gelin bir toplumsal bütünsellik içinde kabul edelim ve diyelim ki:
Eğer 1572’de Osmanlı Kıbrıs’ı fethetmeseydi şimdi biz “Kıbrıs Türkleri” olamazdık.
Eğer 39 yıl önce 1 Ağustos’ta Güvenlik Kuvvetlerimiz kurulmasaydı Kuzey’de varlık nedenimizin bir anlamı kalmaz, sınırlarımız her zaman güvensiz ve her zaman dıştan müdahalelere açık olurduk.
Eğer 57 yıl önce TMT kurulmasaydı EOKA’ya karşı etki tepki siyaseti oluşturulamayacak, Enosis bertaraf edilemeyecek ve büyük olasılıkla Kıbrıs Türk halkı “muhtariyetle” yetinecekti ki zaten sonrasında da eriyip gidecektik.
Bu üç “tarihi” tek bir günde kutluyoruz. Yine kutlamaya devam edeceksek gelin onları gönlümüze varlığımıza kazıyalım.