26 Haziran 1996’da çıkan yangınla Girne Dağları’nın kuzey yüzü neredeyse boydan boya yanmıştı. Hele de LefkoşA-Girne yolu kenarına geldiğinde “söndü” diye kendi hâline bırakılan yangının, asfaltı aşıp, ülke yüz ölçümünün neredeyse % 20’sinin kül olması, büyük üzüntüye neden olmuştu.
Bu yangın sonrası, yangının çıkışından, zamanında tedbir alınamamasından, organize olunamamasına kadar pek çok konuda yakınılmış ama hiçbir yetkili sorumluluğu üstlenmediği gibi, ilgili makamlarca da her hangi bir kimse sorumlu tutulmamıştı.
Bugün bile o yangının neden çıktığını, ana yola dayandığında soğutma çalışmalarının neden yapılmadığını, kimin ihmal ettiğini bilememekteyiz. Yangından sonra bir grup insanın yangın alanını topladığını gözledik. Bu insanların yanmış ağaç kütüklerini kesip istifleyip bir yerlere taşıdığını da hayretle ve gafletle izledik.
O yangından ülke olarak çıkardığımız tek sonuç, topraklarımızda, hiç olmazsa yaz aylarında bir yangın uçağı veya helikopteri konuşlandırmamız gerektiğiydi. Ne yazık ki bu felaketin üstünden, on dokuz sene geçmiş olmasına karşın bahsi konu uçak ya da helikopter temin edilememiştir.
Daha sonraları çıkan irili ufaklı yangınlarda, ilgililerce halkımızın bu talebi hatırlatıldıysa da, heyhat! Olmadı, olmadı! Alamadık bir türlü…
Belli ki “haziran ayı” bizim ülke de ciddi yangın olasılığının en yüksek olduğu ay. Bu ay içerisinde artan sıcaklar yanında sert esen rüzgar, kıvılcımı büyük ateş topuna dönüştürmeyi beceriyor. Tedbirsiz davranan bizleri de gafil avlıyor.
Yine öyle oldu.
Geçtiğimiz hafta yine bir haziran günü, bu kez bir başka yerde başka büyük bir yangın çıktı. Yıllardır kapalı olan, içine özel izinliler hariç hiçbir şekilde sivil insan alınmayan hayalet kent Maraş, gözlerimizin önünde yandı.
Bazılarımızın heyecanla “Kim neden çıkardı bu yangını?” ya da “Sorumlu kim?” gibi sorduğu soruları ben,1996 Haziranının tecrübesine dayanarak, cevap almayacağımızı bildiğimden, ağzıma bile almıyorum.
Öyle ya! Allah’ın verdiği nefesi boşu boşuna neden tüketeyim.
Bütün bu pesimistliğime rağmen yine de “Allah aşkına, şu helikopteri artık alın be kardeşim” diye haykırmaktan da kendimi alamıyorum.
Yok ihaleymiş, oymuş buymuş…
Geçin bunları. Bu haziran da Girne yanmadan, Mağusa ateş almadan, Güzelyurt kor olmadan bir bize bir yangın helikopteri temin edin.
Geç olmadan. Bunu olsun yapın.
.jpg)
VE ŞİİR…
Bu hafta ve şiirin konuğu Türkiye’nin ünlü şairi Turgut Uyar. Onun “Acıyor” isimli şiirini sunuyorum:
Acıyor
Mutsuzluktan söz etmek istiyorum
Dikey ve yatay mutsuzluktan
Mükemmel mutsuzluğundan insan soyunun
Sevgim acıyor
Biz giz dolu bir şey yaşadık
Onlarda orada yaşadılar
Bir dağın çarpıklığını
bir sevinç sanarak
En başta mutsuzluk elbet
Kasaba meyhanesi gibi
Kahkahası gün ışığına vurup da
öteden beri yansımayan
Yani birinin solgun bir gülden kaptığı frengi
Öbürünün bir kadından aldığı verem
Bütün iş hanlarının tarihçesi
sevgim acıyor
Yazık sevgime diyor birisi
Güzel gözlü bir çocuğun bile
O kadar korunmuş bir yazı yoktu
Ne denmelidir bilemiyorum
sevgim acıyor
Gemiler gene gelip gidiyor
Dağlar kararıp aydınlanacaklar
Ve o kadar
Tavrım birçok şeyi bulup coşmaktır
Sonbahar geldi hüzün
İlkbahar geldi kara hüzün
Ey en akıllı kişisi dünyanın
Bazen yaz ortasında gündüzün
sevgim acıyor
Kimi sevsem
Kim beni sevse
Eylül toparlandı gitti işte
Ekim filanda gider bu gidişle
Tarihe gömülen koca koca atlar
Tarihe gömülür o kadar
ANLAYAMADIKLARIM…
Anlamam mümkün mü? Sahte belgelerle gelip sahte mülk satışı yapılmasını, bunun bu kadar kolay olmasını, vatandaşımızın bu kadar korumasız olmasını, anlamam mümkün mü?
































