Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

HAYSİYET CELLATLIĞI VE TAHSİN ERTUĞRULOĞLU…

"Usul esasa takaddüm eder". Hukuk fakültesi yıllarımda Medeni Usul Hukuku dersinde öğrendiğim ilk ilke buydu. Yani Türkçesiyle, "Yöntem esastan önce gelir". Yasaların gösterdiği yol izlenmezse, esasın hiçbir anlamı yoktur… Bu ilke yaşamım boyunca hep aklımda çakılı kaldı…
Usulün önemi, hukukun her dalı için geçerlidir. Özellikle de ceza hukuku için. Usulüne uygun olmayan suçlamalar, kişilerin "yargısız infazına" dönüşebilir…

Demokrasilerde  ise yargısız infazlara asla yer yoktur. Özellikle de ilgili kişinin kamuoyu önündeki itibarının zedelendiği ve haysiyet cellatlığı noktasına ulaşan infazlara…
Bir örnek vereyim:
Hatırlayın, 2010-11 yılları arasında Türkiye’de bir cinnet yaşanıyordu. İnsanlar evlerinden toplanıyor, demir parmaklılar ardına tıkılıyordu. Ortada henüz bu kişiler aleyhine ne bir iddianame, ne de bir yargılama yoktu. Ancak gizli olarak yapılması gereken soruşturmalarda elde edilen bilgi ve belgeler basına sızdırılıyor, basın üzerinden kişiler mahkum ediliyordu. Neler sızdırılmadı ki basına? Bu kişiler hakkında kendilerine yapılan veya yapılacak olan suçlamalarla hiç alakası olmayan, özel yaşamlarının en mahrem detaylarına kadar giren bilgiler, fotoğraflar, belgeler yayınlanıyordu. Kişiler, kamuoyu önünde itibarsızlaştırılıyor; aileleri, çoluk çocuk ve çocukları sokağa çıkamayacak hale getiriliyordu.
Tıpkı bir zamanlar McCarthy dönemi olarak adlandırılan dönemde Amerika’da yapılanlar gibi.
Haysiyet cellatlığı, tam da budur…
Aradan yıllar geçince bu kişiler aleyhine düzenlenen delillerin gerçek olmadığı ortaya çıktı. Hayatta olanlar beraat etti. Ancak, tutukluluk yıllarında üzüntüden kanser olanlar, itibarsızlaştırmaya dayanamayıp intihar edenler de oldu…
Şimdi gelelim KKTC’ye…
Bilenler bilir, Tahsin Ertuğruloğlu otuz küsur yıldır en yakın dostlarımdan biridir. Her konudaki görüşlerimiz birebir uyuşmaz. Gerek yüz yüze, gerekse bu köşede icraatlarını eleştirdiğim de olur.
Ancak bu uzun süreli dostluğumuz süresince bir tek şeyden asla şüphe etmedim: Dürüstlüğünden…
Siyaseten eleştirebilirsiniz, üslubunu benimsemeyebilirsiniz.
Ancak dürüstlüğünü ne tartışırım, ne de tartıştırırım. Bunca kirliliğin içinde elleri temiz kalabilmiş ender siyasetçilerimizden biridir. Bu meziyetini siyasi rakipleri dahi hep teslim etmiştir…
Dostluğumuz nedeniyle, geçen hafta yaşanan olayda konu ile ilgili yazı yazmaktan özellikle kaçındım.
Ancak, olay artık çığırından çıkmış ve bazı kesimlerce bir haysiyet cellatlığına döndürülmüştür.
38/1996 sayılı Yüksek Yönetim Denetçisi (Ombudsman) Yasası, ancak raporların sonuçlarının basınla paylaşılabileceğinden söz etmektedir…
Usül, idare hukukunda da esastan önce gelir…
Denetim organları ile devletin diğer birimleri arasında, bir yazışma yöntemi vardır. Araştırmalar bu teamül ve üsluba uygun olarak yapılır. Bu güne kadar Sayıştay’ın kurumlara gönderdiği bir araştırmanın sorularını basın aracılığıyla sorduğu, ya da ilgili kişilerin görüşünü almadan araştırma adeta sonuçlanmış gibi basınla paylaştığı görülmüş müdür? Çünkü Sayıştay’ın bir kurumsal kültürü ve hafızası vardır…
Görünen odur ki, nispeten yeni bir kurum olan Ombudsman’da, bu kültür henüz yerleşmemiştir.
Uzun yıllar yargıç olarak görev yapmış Sn. Emine Dizdarlı’nın bir araştırma yaparken, yerleşik usullere daha bir titizlikle uymasını ve araştırmaya konu kişilerin kişilik haklarını ilgilendiren konularda daha özenli davranmasını beklerdim. Konu ile ilgili araştırmasını devlet organları arasında olması gereken yazışma üslubu ve işbirliği içerisinde yapabilir, rapor tamamlandığında ortada bir hukuka aykırılık varsa, bunu kamuoyu ile paylaşabilirdi. Bunu yapmamış, araştırma ile ilgili sorularını, basın aracığıyla ve "bütçemizin 13. maaşları ödemeye yeterli olmadığı bugünlerde" gibi popülist bir vurguyla süsleyerek sormuştur…
Basın ve sosyal medyada bazı sorumsuz kişiler tarafından olayın bu yönü baz alınmış, ortada tamamlanmış bir araştırma varmış ve kişisel çıkar sağlanmış gibi değerlendirilmiş, Sn. Ertuğruloğlu’nun onur ve saygınlığı zan altında bırakılmıştır…
Şunu da vurulayalım; Bakanlar Kurulu’nun ve Bakanın bu konuda yapmış olduğu işlemler, hukuk tekniği olarak yanlış da olabilir. Bu saptandığı takdirde, işlemler iptal edilir, usulüne uygun olarak yeniden yapılır. Bakanlar Kurulu’nun veya bakanların, yasaların yanlış yorumlanmasından dolayı hukuken kusurlu işlemler yapması her zaman olasıdır. Ancak bu işlemler, mutlaka işlemleri yapan makamın kişisel çıkarı olduğunu göstermez…
Eğer ortada böyle bir suistimal iddiası varsa, ki olmadığı çok açık, bunun ayrıca bir mahkeme önünde ileri sürülmesi ve ispatlanması gerekir…
Öyleyse basına ve kamuoyuna bu yönde algılanabilecek bir biçimde olayı sunmak neden?
Bu işler bu kadar ucuz mudur? Burası bir hukuk devleti midir, yoksa dileyen herkesin, başkalarının özenle koruduğu onur ve saygınlıklarını bir kalemde silip atacakları karakuşi bir düzen midir?
Umuyoruz ki, bu olaydan ders alınmıştır.  Umuyoruz ki Sn. Dizdarlı, bundan böyle usulün esastan önce geldiğini hatırlayacak ve daha ortada ilgili kişilerden alınmış bir görüş ve tamamlanmış bir araştırma yokken, bu kişilerin kişilik haklarını olumsuz etkileyecek bir tarzda ve kamuoyuna yanlış yorumlara sebebiyet verecek biçimde sunmaktan kaçınacaktır…
Yine umuyoruz ki, atanmış biri olarak seçilmişlerle basın önünde, "demecine karşı demeç" kabilinden siyasi jargonlarla polemiklere girmeyecek;  kendisine yasayla verilen görevin muhalefet sözcülüğü olmadığını ve seçilmiş kişilerden siyasi hesap sorma hakkının yalnız halkta olduğunu unutmayacaktır.
Öte yandan, Sn. Dizdarlı artık bir yargıç değildir, yazdığı raporlar da yargı kararı değildir. Bunlara dayanılarak kimsenin bir suçtan mahkum edilemeyeceğini de hatırlatalım…
Hatırlamazlarsa, burada biz hep hatırlatacağız.
Olmadı, bir daha.
Olmadı, bir daha…

YERİN KULAĞI VAR
ÇIĞIRINDAN ÇIKTI:

Ombudsman adına bir facebook sayfası var. Resmi logosuyla. Ancak son bir kaç günde yayınladığı gönderiler, akıl almaz türden. Bir kamu kurumunun başındaki kişi, facebook gibi, gayri ciddi bir yerde, kurumu adına resmi bir sayfa açıp buraya yurttaşların çizdiği ve ‘en büyük sensin, yürü kim tutar seni’ tarzı yorumların eklendiği bir karikatür de eklemiş. Diğer yandan demeçlerin altında, başka insanların kişilik haklarını ihlal eden, hakaret ve küfür dolu yorumlar yer alıyor. Devlet ciddiyeti, yerini tamamen laçkalığa bırakmış. Aklına esen, istediğini yapabiliyor…

MÜLKİYET TAMAM MI:
BM Genel Sekreteri Ban, “mülkiyet konusunda varılan uzlaşının”, müzakerelerin son aşamasında görüşülecek olan toprak, garantiler ve güvenlik konularında tarafların hazır olmalarına imkan sağlayacağını söylemiş. Halbuki Cumhurbaşkanı Akıncı, mülkiyet konusunda henüz bir anlaşmaya varılmadığını söylüyor. Şimdi ben merak ediyorum, taraflar mülkiyet konusunda anlaştı mı, anlaşmadı mı? Biri çıkıp açıklasın…

NASIL OLACAK:
İki lider olası bir çözüm için Haziran ayını işaret ederken, ikinci Cumhurbaşkanı ve CTP Genel Başkanı Mehmet Ali Talat ise adeta BM Genel Sekreteri’ni doğrular nitelikte bir açıklama yapıp, "Kıbrıs’ta çözüm için her şey hazırdır. Bana göre Mart’a kadar bir çözümün olması mümkündür" iddiasında bulunuyor. İyi de, bari neyin hazır olduğunu da söyleseydi ya. Mülkiyet, garantörlük veya yönetim konularında uzlaşı sağlandı da bizim mi haberimiz yok? Sayın Talat, “her şey hazır” diyorsa, vardır elbet bir bildiği…

ESRAR GÜNEY KIBRIS’TAN MI: Türkiye’nin uluslararası sularda yaptığı operasyonda yakalanan Bolivya bandıralı Albatros gemisinin, içindeki 13,6 ton esrarı Güney Kıbrıs’tan aldığı konusunda şüpheler olduğu açıklandı. Uyuşturucunun, limana yaklaşmadan önce denize atılıp teknelerle toplanabilmesi için, araç iç lastiklerinin içerisine gizlendiği ortaya çıktı. Bakalım Güney Kıbrıs, uluslararası alanda cddi bir suç olan bu konuda herhangi bir açıklama yapacak mı…

DPUG’DE SULAR ISINDI:
Ana muhalefet DPUG’li vekiller, Serdar Denktaş’tan başkanlığı bırakmasını istemişler. Sağda birliğin önünde engel olarak Denktaş’ı gördüklerini açıklasalar da, bugünlerde hükümette oluşacak olası bir krizi kendi leyhlerine döndürmek ve UBP ile olası bir ortaklığa gitmeyi sağlamak adına, Denktaş’sız bir formülü hayata geçirmeye çalışıyorlar. Bu formülün hayata geçmesi biraz zor ama, Denktaş dün ne ektiyse, bugün onu biçiyor… 

AĞIR AKSAK DEVAM EDER:
“Su konusundaki kriz hükümeti de bitirebilir” diyen çok bugünlerde. Alternatif UBP-DPUG olabilir ancak, Denktaş’ı partinin başından almaları halinde, zaten sınırda olan ve güvenoylaması için gereken 26 sayısı da tehlikeye girmez mi? TDP’yi de alırlar, bu iş olur diyeceğim ama, TDP’de suyun yönetimi konusunda arıza çıkarabilir. Sonuç olarak, iyi kötü, bu hükümet yoluna devam eder gibi geliyor bana…

ZİRVEDEKİLER
Lefkoşa Türk Belediyesi: Belediye, izinsiz tabelalara, bildiri dağıtımına, afişlere, pankartlara denetim getiriyor. Çok basit bir işti, hem de Belediye’ye ciddi bir gelir kapısıydı ama bunca zaman görmezden gelindi, kentler cangıla döndü. Herkes kafasına göre sokakları kirletir oldu. Umarız diğer Belediyeler de popülizmi bırakıp, kendileri de bu denetimleri başlatırlar. Zaten yasaları da bunu emrediyor…

DİPTEKİLER
Çözümden Korkan İngiltere: İngilizler, Rumların Kuzey’deki malları için Güney Kıbrıs’ta açtıkları davaları kazanmaları üzerine, kendisi de bir AB ülkesi olduğundan hareketle İngiltere’deki Türk diplomatların hesaplarına tedbir koydu. Türkiye Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tanju Bilgiç, müzakerelerin geldiği aşamada yapılanın ortamı zedelemek olduğunu söylüyor. Orası kesin de, İngiliz’in gerçekte derdi ne? Onca AB ülkesinden, bir tek İngiltere yapıyor bunu… Bazıları “çözüme zorlamak” olarak yorumlasa da, ben tam tersinin de mümkün olduğunu düşünüyorum. Yani, çözümü baltalamak, uzlaşma iklimini ortadan kaldırmak…