Fatma telefonda “Kâmur’umuzu kaybettik” dedi. Birkaç gün önce hastanede kendisini ziyarete gitmiştik. Bizi tanıdı, bizimle konuştu ama bir deri bir kemik kalmıştı. İşi gücü bırakıp yanı başımızda olan evlerine gittim. Evde derin bir sessizlik vardı.
Kâmran hanımın odasına girdiğim anda dehşet içinde kaldım. Kâmur’un ablası Türkân hanım ölünün başına eğilmiş “Kamran, n’apıyorsun, uyuyor musun?” diye soruyordu. Yavaş yavaş kendisini salondaki yerine taşıdılar. Ama o kendi kendine mırıldanmaya devam etti: “Bu durumu anlamadım…. Sabahleyin iyiydi…. Bu imkânsız.”
Türkân hanım yıllarca hemşirelik ve başhemşirelik yaptı. Eminim, birçok ölümle yüz yüze geldi. Buna rağmen, bir asra yakın bir süredir, birlikte yaşadığı küçük kız kardeşinin kaybını bir türlü kabullenemiyordu. Acıyla yüzleşemeyince travma, kuşkusuz, daha derin oluyor.
XXX
Beş-altı yaşlarında olmalıydım. Lefkoşa’ya ender gelişlerimden biriydi. Önce Baf Kapısı’ndan geçip genel hastanenin karşısında bulunan Kooperatif merkez binasına gittik. Köy kooperatifinin sekreteri olan babam, birkaç yere girdi çıktı. İşini bitirince geri döndük ve Arap Ahmet camii civarında bir yerlerde bulunan bir eczaneye ilâç almaya gittik.
Babamın sevip saydığı, rol model olarak benimsediği bazı insanlar vardı. Bunların başında da Sinekçi Aziz geliyordu. Sık sık bana onun başarılarından söz ederdi. “Bak, eczanenin adı Aziz Eczanesi’dir” dedi, “Sana sözünü ettiğim Sinekçi Aziz’in kızının eczanesidir. Eczane açmış olan tek kadın eczacımızdır.” Kâmran Aziz’i ilk görüşüm oydu.
XXX
Daha sonra kendisini Kıbrıs televizyonunda izlemeye başladık “Kâmran Aziz ve Arkadaşları” programında. O dönemin ünlü romanslarını, Neapolitan şarkılarını, operalardan ünlü aryaları, ünlü bestecilerin ninnilerini ve lidlerini Türkçeleştiriyor, sonra da arkadaşları ile birlikte onları icra ediyordu. Bu arada Kâmran Aziz’in ve Jale Derviş’in besteleri de seslendiriliyordu.
Şarkılarıyla hem bize Kıbrıs’ı sevmeyi öğretti hem de klasik batı müziğinin damak tadını tattırdı. Kıbrıs’taki müzik dünyası, bu iki kadına çok şey borçludur. Uygun yerlere heykelleri dikilmeli.
Döneminin ötesinde işler yapıyor ve bu işlerde başarılı oluyordu. Büyük bir çoğunluğu erkeklerden oluşan bir müzikçi grubunu yönetiyordu. O sıralarda gençti, dinamikti ve güzeldi. O dönemin Türk toplumu, herhalde epey dedikodu fısıldamış olmalı kulaklara. Hiç umursamadı. Kulaklarını tıkayıp doğru bildiği yolda ilerledi.
XXX
Evlendik. Kiralayacak uygun bir ev bulamıyorduk. Yeni inşa edilen apartmanlarda birtakım daireler vardı. Onları da ben beğenmiyordum. Evimin etrafında toprak, birkaç ağaç ve üç-beş çiçek olmasını istiyordum.
Bir gün, kendi aramızda “Kâmur” demeye başladığımız Kâmran hanım, gelip Fatma’ya bir öneride bulundu: “Benim bir evim var. Mücahitler yeni boşalttılar. Sınırdadır ve harap durumdadır. Bir bakın, beğenirseniz tamir ettirelim.” Gidip gördük. Gerçekten de sınırdaymış. Variller evin ön bahçesinin içinden geçiyordu.
Askerle konuştuk. Askerin şartları vardı: Damın ön tarafına beton mevzi, damın bir tarafından ötekine de beton irtibat hendeği inşa ettirecektik. Asker talep ettiği zaman da evi boşaltacak ve askere teslim edecektik. O günlerde askerin dediği dedikti.
Bütün şartları kabul ettik. Evin içindeki sıçan delikleri örüldü, ev tamir edildi. Biz de yeni doğmuş olan bebeğimizle eve taşındık. O gün bu gündür, aynı evde oturuyoruz. 30 yıl kadar bir süre Kâmur’un kiracısı olduk, daha sonra da evi ondan satın aldık. Ev sahibemizle aramızda su bulanmadı.
XXX
Kâmur sadece ev sahibemiz değildi. O aynı zamanda, koruyucu meleğimizdi. Başımız her sıkıştığında hızır gibi yetişirdi. Kötü günde de iyi günde de yanı başımızda idi. O kadar ki bir sabah, Fatma rahatsız olduğu için yardım etmeye gelmişti. Fatma ile konuşmalarına kulak misafiri oldum. Fatma:
- Kâmur, yarın yaşlandığım zaman da bana bakacak mısın?
- Tabii ki bakarım.
Ben müdahale etmek ihtiyacını duydum: “Anlamadım. Kim kime bakacak? Senin ona bakman gerekmiyor mu?” Belli ki onun gibi bir iyilik meleğinin yaşlanmayacağı inancı vardı. O hala “Ben bakarım” diyordu.
XXX
Ne Kâmur’un ne de Türkân hanımın kendi çocukları olmadı ama çocuklara hizmet götüren Çocuk Esirgeme Kurumu’nda uzun yıllar fedakârca çalıştılar; çocukları rahat ettirmeye çalıştılar.
Aziz ailesi sadece insanları değil, hayvanları da seviyordu. Her sabah Kâmur’u mahallenin sahipsiz kedilerini yedirirken görebilirdiniz. O bakamaz olunca kediler bana miras kaldı.
XXX
Kâmur sadece dert ortağımız değildi. Sevinçlerimize katkı koymaya çalışan biriydi. Arkadaşlarla bir araya geldiğimiz zamanlar o da bize katılır. Piyanoyu veya birlikte getirdiği akordeonunu çalarek neşe kaynağımız olurdu.
Çocukların doğum günleri gibi önemli olaylarda oturup beste yapar ve gelip koridorda duran piyanoya oturup onu çalardı. Fatma hemen fark eder “Kâmur yeni şarkı besteledi” diyerek piyanonun yanına gider ve ona eşlik ederdi.
Kâmur’umuz, iyilik meleğimiz, göç etti. Allah, gani gani rahmet eylesin.
































