Köşe Yazarları

HAYALETLER DOLANIYOR ARAMIZDAN SÜZÜLEREK*


Onca harala gürele, açıklanan anketler, düzenlenen toplantılar, sanki başka bir ülkenin uydusu olması gerekirmiş ve normali buymuş ama “ne münasebet” denince galaksiden kovulmaya durulmuş bir yer… En can sıkanı bunu içselleştirenler. Her söze arka çıkıp destek veren, kendi toplumunu ezen ve bunu görmek istemeyen birileri, verdikleri hasarın farkına varmadan züccaciye dükkanını dağıta dursun, gailesini çekenlerin karnında spazm, dilinde “bitsin artık şu seçim, yeterince gerildik” söylemi. Sonsuz evrendeki bir sistemin içinde, adına dünya denen bir gezegenin üzerindeki minicik bir adanın bölünmüş bir yarısında, bir haftada fazlasıyla geren pek çok gelişme.

İlk olarak, Guardian’a demeç veren Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı’nın söylemi etrafında kopan yaygara, bir kez daha bilgiyle değil kanaatle harekete geçen kesimlerin, hakareti dahi aşan ve doğrudan küfürle haklılığını savunduğu bir hale geldi, yine… Böyle zamanlarda sağduyuyla yapılacağını düşünmek isteyeceğimiz, devleti temsilen yapılan açıklamalar yerini benzinle yangını körükleyen sözlere bıraktığı için azalacağına artan tansiyon ve gelinen son aşamada, Türkiye’nin artık net olarak, Cumhurbaşkanlığı seçim sürecine müdahil olduğu gerçeği…

İkinci konu, Türkiye Barolar Birliği’nin Başbakanlık himayesinde organize ettiği o toplantı. 2014 yılında, o zaman haber müdürü olarak görev aldığım ve program yaptığım FOG TV’de, Metin Feyzioğlu’nu konuk almıştım. Konu 17 – 25 Aralık süreci ve “Yeni Türkiye” idi… AK Parti Hükümeti, bir süre pek çok alanda iş birliği yürüttüğü ve daha sonra “kandırıldığını” söyleyeceği cemaat ile dershaneler üzerinden bir hesap kesme operasyonuna başlamıştı. Yakın tarihi hatırlayanlar, hayli hareketli geçen süreci, nereye evrildiğini, ayakkabı kutularından MİT Tırları olayı ve bugün siyasetteki ayağı hala tartışma konusu olan Gülen Cemaati ile hesaplaşma boyutuna, birbiri ardına yaşanan gelişmeleri de, kısa bir hafıza taraması ile gözlerinin önüne getirebilecekler. İşte öyle bir süreçte Feyzioğlu’nu ağırladığım programda, tam bir muhalif tavır takınan ve hükümetin yargıya müdahale ettiğini açıkça savunan Feyzioğlu; aradan geçen yıllarda değişen çizgisiyle, TBB Başkanı olarak organize ettiği toplantıda, beraberindeki Türkiye Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay ve Adalet Bakanı Abdülhamit Gül ile birlikte, Kapalı Maraş’ın nasıl açılacağını anlatıyor bu kez. Böylesi kökten değişimler, beni oldum olası şaşırtmış olsa da, ilgilendiğim konu, toplantının yapılma şekli. Tüm Kıbrıs’ı ilgilendiren konuda, son gün, son ana kadar, Cumhuriyet Meclisi’nde temsil edilen hükümet kanadı hariç siyasal partilere davet yapılmamış olması; son dakika acele bir çaba içinde giden davetler, Cumhurbaşkanlığı makamının yok sayılmış olması kadar, bunların normal görülme hali de aynı şekilde rahatsız edici. Toplantıya katılımla ilgili bir başka bilgi daha önemli. O da, son 1 haftaya kadar, Fuat Oktay’ın toplantıya katılması gibi bir durumun söz konusu olmaması. Durum böyle olunca insan ister istemez, bu üst düzey katılımla birlikte adeta hükümetin gövde gösterisine dönen toplantıyla seçim sürecine de göz kırpıldığını düşünüyor.

Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 1984 tarihli 550 sayılı kararı, Türk tarafının kapalı Maraş’ı yasal sakinleri haricinde kimsenin yerleşimine açmamasını ve bölgenin yönetiminin de Birleşmiş Milletler’e devredilmesini içeriyor. Kıbrıs Genç TV’de dün sabah Bugüne Dair programında konuk ettiğim, toplantının düzenlenmesi sürecinde de çalışmış olan UBP’li vekil Oğuzhan Hasipoğlu’na göre, BMGK kararı eski ve mülklerin yasal sahipleri, böyle bir açılımla Kıbrıs Türk yönetiminde yaşamayı kabul edecek. Peki ama onca yıl bomboş kalmış bir şehrin yeniden yaşam bulması, binaların yeniden kullanılabilir hale gelmesi ya da yıkılıp yenilerinin yapılması süreci nasıl olur diye sorduğumda aldığım yanıt “kentsel dönüşüm” oluyor. Hasipoğlu’na göre yerli müteahhitlerin yürüteceği bu süreç, Palm Beach sahil kesiminden başlayabilir.

KENTSEL DÖNÜŞÜMLE KENTLER NEYE DÖNÜŞÜR?

“Kentsel Dönüşüm” lafını ne zaman duysam aklıma 2011 yapımı İmra Azem’in yönettiği Ekümenopolis – Ucu Olmayan Şehir belgeseli gelir. Ekümenopolis; İstanbul’un gecekondusu bol sokaklarından gökdelenlerine, üçüncü köprüden Marmaray’a uzanan bir güzergâhta, sermayeden kent savunucularına geniş bir yelpazede şehrin silüetindeki değişimi ve bunun yol açtığı sosyo-ekonomik değişimi ele alıyor. Bir zaman şehrin göbeğinde, fakir ama mutlu ve umutlu yaşayan Romanlar’ın, ranta yenik düşen ve modernize edilen mahallelerinden kilometrelerce uzaktaki TOKİ’lere taşınması, bunun için borçlanması, borcun altında ezilmesi ve bir zamanlar kent yaşamının ritmini tutarken bugün kendilerinden bağımsız atan o nabzı istese de tutamıyor oluşu, çok çarpıcı şekilde o belgeselde anlatılıyor. İnsanların bırakmak zorunda kaldıkları yerleri yurtlarının, şimdi isteseler de ulaşamayacakları cazibe merkezleri haline gelişi ama ruhunu kaybetmesi; bana bir zamanın cazibe merkezi olan ancak onyıllardır kapalı tutularak ruhunu kaybetmiş Hayalet Şehir Maraş’ı hatırlatıyor şimdilerde. Onlarca müzesi, sayısız oteli, turizm merkezi ile adanın parlayan yıldızıyken bi anda kayıp sönüp giden o yıldız şimdi yeniden parlayabilir mi, bu hangi yolla olabilir bunlar tartışılırken; benim aklımda elinde pankart tutan bir kadına ait foroğraf karesi var… “It’s my home, let me in” – “Orası benim evim, beni içeri alın”. Maraş’ın kaderinde TOKİ’ler var mıdır ya da bütünlüklü bir çözümden bağımsız olarak hükümetin hedeflediği gibi bir çözüm olabilir mi göreceğiz. Ancak şehirler ruhunu kaybettiğinde geride kalan yarım kalmış hikayeler, bir yerlerde anlatılmaya devam eder. Ve böyle durumlarda o hikayelerin sonunu pek çok değişken belirler…

* Yazıyı yazarken arkada Büyük Ev Ablukada’nın bu şarkısı çalıyordu. Yaşadığımız dönemin ruhuna uygun olduğunu düşündüm…

 



Etiketler

Benzer Haberler

Başa dön tuşu
Kapalı