Sahi, acaba belediyecilik de belediye reislerine bırakılamayacak kadar önemli bir iş midir, Sir Winston Churchill’in meşhur sözüne nazire edeceksek?
Hem de birtakım beceriksiz sosyaldemokrat belediye reislerine, ki yönettikleri vilayetlere olduğu kadar, partilerine ve kendilerine de yararları yoktur… (İsteyen burada tarihe dalsın ve ‘Doktor Nurettin Vak’ası’nı hatırlasın.)
Vara yoğa güya ‘solcu’, ‘ilerici’, ‘devrimci’ birilerini onore etmek adına (kime göre neye göre), kendi ahbap-çavuş takımından birilerini ittirirler ve de bol bol ‘Demokrasi Parkı’, ‘Özeleştiri Otoyolu’, ‘Özgürlük Caddesi’, ‘Emek Geçidi’ gibi abukluklarla uğraşırlar.
Bir gün olsun belediyecilikle uğraştıkları görülmemiştir. Siz bakmayın gündelik siyasetin ana hatları dolayısıyla kazandıkları mevzilere, oy verenler dahil herkes biliyor ki sonuçlar konjonktürel ve geçici, içinde bulunduğumuz vahim duruma verilen tepkiler sonucu edindikleri yerler bunlar… Yarın daha iyisi mi gelecek? Elbette hayır.
Bizdeki ‘sağcı’ geçinen hıyar da, Batıdaki sağcı ile bir değil çünkü.
Eninde sonunda burası Şark, burada haritanın çeşitli yerlerinde, özellikle belli başlı yerlere yığılan kimisi küçük kimisi büyük, çirkin köy ve kasabalar bulunur.
Şehir pek azdır: İşte, şunun şurasında İstanbul, elbette Beyrut, mesela Kahire, falan…
Bir kısım şehir de ‘periferi merkezi’ olarak var olmuştur tabii, ne kadar sayılır bilemem ama bunlara Şam örnek gösterilebilir.
Gerisi, maalesef, ‘kara kalabalık’.
Ve evet, bu anlamda, Lefkoşa da şehirdir. Kendi çapında da olsa bu böyle.
Şimdi ben en çok, mevcut belediye reisinin yapmadıklarından falan değil, caddelerin ve sokakların genel vaziyetinden dem vuracağım. Politika değil, şehircilik konuşmak isterim. (Ötekine sonra da gireriz!)
Arkadaşlar, açılınız: Bir şehri (yani Lefkoşa’yı, yani eskilerin deyişiyle ‘şeher’i) şehir yapan birçok şeyden biri, belki de birincisi, sokakları ve geniş caddeleridir.
Şehirde öncelik yayadadır. Bizdeki gibi taşıtlarda ve bilhassa arabalarda değil.
Bak Londra’ya, Paris’e, Madrid’e… Kaldırımlarda rahatça yürüyebilirsin. Belediye oralarda fırsat buldukça yaya yolu açar ve ağaçlandırma yapar. (Daha doğrusu yapardı… Şimdi zaten bitmiş bir şey var ortada.)
Ben mimar falan değilim ama gözlerim iyi görüyor ve ortalama insanın edinebileceği pek çok bilgiye de sahibim. Sonuç, budur.
Kaldırımlar, ferah ve geniş olmanın ötesinde, hangi taş kullanılırsa kullanılsın, düzgünce döşenmiş ve tasarlanmış olur; yürürken dikkatsizlik ettiğinde yere kapaklanman düşük bir olasılık olarak kalmalıdır. Oysa bizde durum, vaka-i adiyeden sayılır. Hatta düştüğün için sen suçlanırsın!..
Ağaçlandırma, insanları ve doğayı buluşturan ama ikisine de yaşam alanı tanımayı ihmal etmeyen bir şekilde yapılır… ‘Çalakalem’, vara yoğa ağaç dikimi veya sökümü yapılmaz. Yolda yürürken insanın Survivor parkuru misali bir aşağı bir yukarı hareketler sergilemesi istenmez. Yolda yürürken yol kenarındaki dallara göre hareket etmek, eğilip bükülmek, uygar ülkelerde doğal bir refleks olarak görülmemektedir.
Hani burası bir devlet, bu şehir de başkenti ya, biraz da bunu düşünelim, anlatalım, aktaralım istedik.
Ama desenize, bizim sözde belediyeciler, başlıktaki adamın adını gördüklerinde ‘kimdir be bu, yoksa futbolcu mu’ diye düşüneceklerdir…
Neyse, devletin kesesi sayesinde Paris’e gittiklerinde (!) anlarlar ve tanırlar onu (belki). Çünkü kendisi Baron namıyla maruf, Üçüncü Fransız Cumhuriyeti’nin Paris valisidir; önceleri devlet başkanı sonra imparator olan Üçüncü Napoleon’un has adamı ve bugünkü Paris’i Paris yapan eşsiz yönetici olup futbolla uzaktan yakından alakası bulunmamaktadır.
































