Köşe Yazarları

Hani yap-işlet –devret olacaktı..?

Turizm ve Çevre Bakanı Fikri Ataoğlu, geçen Nisan ayında Girne Yat Limanı işletmesinin özelleştirilip, yap işlet devret modeline geçilmesi için bir takım çalışmalar yürüttüklerini söylemişti.

Limanın işletmesi için Merkezi İhale Komisyonu tarafından ihaleye çıkılmasına olanak vereceklerini anlatmıştı.

Biz de, yapılması gerekenin bu olduğunu, bu haliyle ne işletilebileceğini, ne de mamur edilebileceğini yazmıştık. Hatta çok da geç kalındığını not etmiştik. Zira yirmi yıl kadar önce Koç Holding’in burayı işletme talebi vardı…

Dört ay önce durum buydu. Oysa aynı Bakan, geçtiğimiz gün Girne Postası gazetesindeki açıklamasında, Liman konusunda bir takım projeler yürüttüklerini, “projeler sonlandığı” zaman ihaleye çıkacaklarını söylüyor. Ama ilginçtir ki, ihaleye katılanlar da  projelerini sunacaklarmış, nasıl şeyse… Böylece liman özlenen şekline girecekmiş…

Size geçmişte bir çok Turizm, Çevre, Ulaştırma Bakanları’nın imanla ilgili vaadlerini buraya sıralayabilirim. Dahası,  şimdiki Bakan’ın birbiriyle çelişen tonla açıklamasını da hatırlatabilirim.

Demek ki neymiş, neredeyse her yıl birileri bir takım proje vaadleriyle ortaya çıkmışlar, ama bunların hiç biri  uygulanmamış, aksine liman her geçen gün daha da viraneye dönmüş. Mendirek yıkılmış, fener denizin dibini boylamış, gerekli tamirat yapılmadığı için Girne Kalesi yıkılma tehlikesi içine girmiş, deniz suyunu devri daim yapan sistem tıkandığı için limanda deniz kirliliği had safhaya ulaşmış, limanın sahibi kim bir türlü belli olmadığı için herkes kafasına göre iş görür hale gelmiş…

Anlıyorum ki, yap-işlet-devret modelinden de vazgeçilmiş. Öyle ya, baksanıza, aradan bir kaç ay geçmesine rağmen Sayın Bakan artık bunu ağzına bile almıyor. “Proje yapacağız, ihaleye çıkacağız, alan şirket de proje yapacak” falan diyor.

Yazık!

Tarihi bir miras kırk yılın kötü yönetimleri elinde göz göre göre yok oluyor…

 

KEŞKE…

Milletvekillerinin maaşından yapılan kesinti daha epey tartışılacak.

85 bin lira gibi bir para…

Dün öğrendik ki, sadece şu Göç Yasası denilen 2011’de geçen yasayla giren ve alt düzeyde olanlara dağıtılacakmış. Devletin zamanında bu geçicileri Anayasanın eşitlik ilkesi aleyhine istihdam ettiği gerçeği orada dururken, özel sektörde çoğu asgari ücrete çalışan yüzde 70 çoğunluk, bu kararı uzaktan ve içleri burkularak izledi. Onlar da aynı elektrik zammını, aynı akaryakıt zammını ödeyecekler, döviz krizinden aynı oranda etkilendiler. Ve soruyorlar, “milletvekilleri sadece memurun milletvekili midir?”…

Tartışılan bir başka konu, tasarruf edilen miktarla daha yararlı işler yapılabileceği gerçeği.

Sevgili Mete Hatay’ın sosyal medaydaki yorumuna tümüyle katılıyorum…

Diyor ki; “Herkes milletvekillerinin yaptığı “bağıştan” söz ediyor. Vay efendim ciddi reformlar dururken bu nerden çıkmış. Popülizmin daniskasıymış. “Acemi çaylakların” bir manevrasıymış. Bence nedeni ne olursa olsun bu “kırıntılardan” bir milyonluk bir kaynak ortaya çıkmış. Bu söz verilmiş reformlarla ilgili yapılması gereken çalışmalara engel değil ki. Veya daha adil bir vergi sisteminin önünde kesinlikle bir engel değil. Tabii, eğer aynı anda hem ciklet çiğneyip hem de yürüyebilirlerse… Öte yandan, bu kaynağın nerede kullanılacağı eleştirilebilir ve eleştirilmelidir de. Örneğin bu miktar Rum’dan ganimet bulduğumuz ve sonra yakıp, bir çivi çakmadığımız Devlet Tiyatroları binasının tamirine gidebilirdi. Bu kaynak, surlar içi gibi yerlerde fakir ailelerin çocuklarına açılması planlanan dersane veya kreşler için harcanabilirdi. İhtiyaçlı okullara verilebilirdi. Hastahanenin yanmış laboratuarının tamirine harcanabilirdi. Bunlar gibi acil kaynak arayan proje çok! Ama bu kaynağı 1500 kişiye bölerseniz komik bir hale çevirirsiniz. Ve amacından sapar ve sadece bir şey yap(mış) gibi olursunuz. Para tabii ki sizin ama hade sayın vekillerimiz sizden biraz daha yaratıcı olmanızı beklerdik!!”.

Duyarlı davrandılar ama keşke daha düzgün bir planlama yapabilselerdi…

Keşke…

YERİN KULAĞI VAR

SAÇMA TARTIŞMALAR:

KKTC’de en düşük memur maaşıyla, milletvekili maaşı arasındaki fark, yaklaşık 4 kat. Türkiye’de, 11 kat. Ödenen tazminatlarla bu fark 20 katına çıkabiliyor. Güney Kıbrıs’ta ise 5 kat. Yani esas popülizmi yapan biz değil miyiz? Atla deve değil ki… Sizi yönetmesi için seçtiklerinizin bu kadar da farkı olsun yani. Hele şu en alt barem-en üst barem eşitlemesi lafları tümden saçma. Eğitimi, yılları, deneyimi en düşük olanla, en yüksek olan aynı parayı mı alsın. 1963-74 arası gibi herkese eşit maaş verelim olsun bitsin, öyle mi? Dünyada böyle bir örnek var mı? Tabi bu boş tartışmaların baskısında boğulmak da, en saçması…

 

MEMUR CENNETİ:

Bu ülke memur devleti deyince bazıları kızıyor ama, dibine kadar öyle. Mesela hükümetin verdiği hayat pahalılığından kimler yararlanıyor, resmi tatillerde, milli günlerde çalışmayan kesim hangisi? Yılda bir ay izin, kırk kusur gün hastalık izni, çalışma saatleri belli kesim hangisi? Hatta bugünlerde milletvekili artışlarını paylaşacak geçici işçilerin bayram ödenekleri falan. Onun için kimse kalkıp da bu ülkede işçi de memur da aynı demesin, ayıp eder…

 

SÜRPRİZ OLUR MU:

İşçinin gözü kulağı yeni asgari ücretin ne olacağında. Baksanıza 50 vekil artışlarını kamuda düşük maaş alanlara bağışlamışlar. İyi de asgari ücretli için böyle bir “bağışı” kimler yapacak? Sakın işverenler demeyin,  onlar ellerinden gelse mevcudu bile vermeyecekler. Artışın ne olacağı üç aşağı beş yukarı belli. İşçinin yarasına merhem olur mu, sanmam. Zaten daha almadan fazlasıyla elinden uçtu gitti bile…

 

TAM BİR İRONİ:

Geçmiş hükümet döneminde sendikaların eylemlerini eleştiren ve siyaset yapmakla suçlayanlar bugün tam tersini söyleyip, sendikaları eylem yapmaya, sokağa çıkmaya davet ediyorlar. Geçmişte bazı yazarlar tarafından, “en ufak sorunda sokağa çıkıp hak aradılar” diye eleştirilen sendikacıların, bugün niye sokağa çıkmadılar diye eleştirilmeleri tam bir iki yüzlülük…

 

SESİMİZ DUYULMUŞ:

Cumhuriyet’te Zeynep Oral Yunanistan’daki yangın felaketi sonrasında Yunan meslektaşlarıyla yaptığı konuşmaları yazmış, şöyle diyor; “Dediler ki; ‘Türkiye’den ve Kıbrıs’tan gelen dayanışma mesajları bu inanılması güç felakette bize ışık oldu… Bu trajik anda gerçek dostların sesine her zamankinden daha çok gereksinimimiz var…” Demek ki, KKTC’den giden mesajlar da oralarda yankı bulmuş. Keşke bu empati iki halkın tüm kesimlerine hakim olsaydı, keşke bir musibet bin nasihata bedel olsaydı…

 

SUÇLU KİM?:

Ülkede yaşanan iş kazalarının önü bir türlü alınamıyor. Önceki gün Hamitköy’de bir inşaatta iskele üzerinde çalışmakta olan iki işçi, iskelenin devrilmesi sonucu yaralanmış. Yani iskele doğru dürüst kurulmamış ve denetlenmemiş. Bu durumda sizce suçlu Bakanlık mı, yoksa işveren mi? Bu kazaya sebebiyet veren her kim olursa olsun ya okkalı bir ceza vereceksin, ya da işyerini mühürleyip aklı başına gelene kadar açmayacaksın. Kazaların önünü başka türlü alamayız…

 

 ZİRVEDEKİLER

Haşmet Babaoğlu: (Hürriyet) “Akdeniz’in vakti geldi artık. Dünya egemenlerinin Doğu Akdeniz’de enerji kaynakları ve ticaret yolları için kapışıp paylaşma kavgasına az kaldı. O yüzden ikide bir Trump’a bakıp işin magaziniyle oyalanmak yerine ‘esas’ta olup bitenlere; özellikle de Gazze’ye, Mısır’a ve Güney Kıbrıs’a biçilen rollere bakalım”…

 DİPTEKİLER

Yarım Asırlık Masal: “Bugün, ulusal meseleyle ilgili kritik bir dönemden ve hiç abartısız, muhtemelen Kıbrıs sorununun çözümüne ilişkin müzakereler tarihindeki en kritik dönemden geçmekteyiz…” Elli yıldır bu lafları belki de yüzlerce kez dinledik. Ne kritik dönemler, ne direkten dönmeler gördük. Artık bunların tümüne karnımız tok… Hatta duymak bile istemiyoruz.




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı