KıbrısManşetRöportaj

“Hangi işi yaptığınızdan çok nasıl yaptığınız önemli. Fark yaratın, fark edilirsiniz”

Garson, kâhya, hizmetkâr… Ne desek tanımı zor, çünkü eşi benzeri yok


Nezire GÜRKAN

Tepsiyi tutuşu, ikram şekliyle ilgimi çekti ilk. Dik duruşu, zarafeti, şıklığı, asaleti, alışık olmadığımız mesafeli inceliğiyle. Kibar, naif, gereksiz tek cümle kurmayan, tam bir profesyonel. Sadece basının değil, Cumhurbaşkanlığı’na giren herkesin ilgi odağı oldu hep. Yerli yabancı devlet adamları, yabancı misyonlar, büyükelçiler… İlk cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la çalıştı en fazla, tam 23 yıl. Ölene kadar Denktaş’ın en yakınındaki isim oldu. Sağlığında hastalığında, en kritik toplantıda, ikili görüşmelerde, gece gündüz en yakın tanık. Denktaş’ın ilacından diyetine, kravatından ayakkabı boyasına her şeyle bire bir ilgilendi. Profesyonelliğiyle o kadar güven verdi ki, Denktaş sonrasında iki cumhurbaşkanıyla daha çalıştı. 3 yıl Derviş Eroğlu ve son 4 yıl da Mustafa Akıncı ile. Ve geçtiğimiz günlerde emekliye ayrıldı.

Cumhurbaşkanlığı’nda kesintisiz 30 yıl hizmetle, belki bu konuda rekor sahibi Durmuş Çelik. Ama ondan öncesi de var. 8 yıl Saray Otel, Londra macerası, restoranda garsonluk, taşocakları işçiliği, portakal bahçelerinde köfün taşıma, bahçıvanlık vs. Hayatın kendi akışında oluşmuş ve filmleri aratmayan, tanıdığımız sandığımız biz gibileri bile hayrete düşüren bir yaşam. Tümü tesadüfler sonucu, ama ilmek ilmek döşenmiş bir kişilik. Daha da önemlisi, iki üniversite bitirenleri aratmayan bilgi ve duruşunun ardında hiçbir diploma olmaması…

Durmuş Çelik
Durmuş Çelik

Ser verdi, sır vermedi

Durmuş’u 1990’lı yılların başında, meslek hayatımın başlamasıyla birlikte tanıdım. Her gün cumhurbaşkanlığındayız. En iyi karşılayan, en iyi uğurlayan, en iyi ağırlayan o oldu hep. Sadece beni değil, ayrımsız herkesi. Basını da, siyasileri de, yabancı misyonu da.  Nezaketiyle hep hayranlık uyandırdı. Ahbaplığımız yıllarca iş dışında da sürdü ama “Denktaş ve Klerides ne konuştu” diye sorunca, “ben o an işimi yapmakla meşguldüm” dedi hep profesyonelce. Ahbaplık hatırına da olsa ser verdi, sır vermedi.

Şimdilerde emekliye çıkınca, “hadi benle bir röportaj yap” dedi. Çok röportaj talebi olmasına karşın, ahbaplık nedeniyle beni onurlandırdı. Zephyr Cafe’de buluştuk, hatta “30 yıl başkanlara, liderlere servis yaptın. Bugün de bana” diyerek kendime servis de yaptırttım orada. Yine ser verdi, sır vermedi. 2 saat diye planladığımız röportaj 5 saat sürdü, o da yetmedi maille tamamladık, fakat “söylemem gerektiği kadarını söylerim” diyerek kendi hayatı dışına çıkmadı.

Ve röportaj sırasında bir kez daha anladım ki, bildiğimi sandığım çok bilmediğim varmış. O kadar hayretler içinde kaldım ki, sanırım 5 saatte yarım saat konuşmadım, hep dinledim. Ve profesörlerden bilgili ve görgülü bu olağanüstü insanın aslında ilkokul mezunu olduğunu, onun dışında hiç eğitim almadığını, okuyarak kendi kendini yetiştirdiğini, Türkçesini kendi çabasıyla geliştirdiğini, bütün bir  portakalı ilk kez 13 yaşında yiyebildiğini, duruşundan yürüyüşüne her şeyiyle kendi kendini eğittiğini ve daha neler neler öğrendim. Denktaş döneminin Özel Kalem Müdürü, “dünya gözüm, idolüm, dostum” dediği Uğur Karagözlü’nün facebooktaki ifadesiyle “sürreal bir kişilik”. “Cumhurbaşkanlığı’nın yüz akı, gururu” diye de eklemişti Uğur o paylaşımında Durmuş için.

Kıbrıs en büyük şans oldu, hayat değişti

Durmuş Çelik, Türkiye’nin Sivas bölgesinden bir mezrada doğmuş. 1962 doğumlu. Mezra, 16-17 hanelik, tümü akraba. İlkokulu burada okudu, yakınlardaki kasabada ortaokula da başladı ama ilk sene birkaç dersten düşük not alınca baba okula göndermedi. 7 kardeş, aile çiftçi, Alevi Kürtlerinden. Ailenin kadınları Türkçe bilmiyorlar.

Bu zor şartlarda yaşarken, 1974 savaşıyla birlikte durum değişti. Amcaoğlu savaşta şehit düştü ve aileye adaya yerleşme imkânı sağlandı. Önce amcalarla birlikte annesi, babası geldi; ardından çocuklar. Ve 1975 mart ayında Çatalköy’de verilen eve yerleştiler. “Hayatımızdaki en büyük şans oldu Kıbrıs. Filmlerdeki gibiydi buralar. Çok şeyi buraya gelince gördük. Ve kısa sürede adapte olduk. Belki toplu göçle gelmediğimiz veya cemaat yaşantısı kurmadığımız için Kıbrıslılar arasında dışlanmışlık hissi hiç yaşamadık” diyor.

Adaya geldiğinde 13 yaşındaydı. Çalışmaları, para kazanmaları gerekirdi. Ve o zaman çoğunluk gibi portakal bahçelerinde çalışmaya başladı tüm aile. Günlüğü 1 Lira. “Yılın 6 ayı soğuk olan bir yerden gelmiştik. Portakal ağacını ilk defa gördük” diye anlatır o ilk günleri.

Portakal toplar, sonra köfün taşımaya terfi eder, bir süre sonra da Çatalköy’de bahçıvanlık yapar. Ardından Beşparmaklar’daki kireç fabrikasında çalışır. Burada ekskavatör (taş yükleyici) bakımını yapar.

Tesadüfler hayatını değiştirir

“Annem, babam, kardeşlerim orda burda çalışıyoruz ama yeterli değil. Kardeşlerimden evli olanlar hariç 5’imiz burada. Bir gün babam geldi, ‘restoranda işe başlıyorsun’ dedi. 16 yaşındayım. Beni otobüsle Lefkoşa’ya getirdi. O dönem ünlü bir restorana, Çağlayan bölgesindeki Yıldızlar’a götürdü. Burada çalışmaya başladım.”

Farkında olmadan, tesadüfler sonucu gerçek işini bulur. Yıl 1978. Restoran sahibi İzzet Bey onu terziye götürür, elbiseler dikilir ve kısa sürede, daha itibarlı bir iş olan iç mekânda görev yapmaya başlar. “Otobüsle gidip gelirken restoran ve cafe’lerde çalışanlara, servis yapanlara özenirdim. Gerçek işimi bulmuştum” diyor.

Sonraki durak Saray Otel

“Haftada bir kaç gece gelen bir müşteri vardı restorana. Türkiyeli. Gelir, içer,  ‘bir sen kaldın içimde, bir de o hatıralar’ şarkısını ister ve giderdi. Bir gece yine geldiğinde, ‘gel seni Saray Otel’e alalım, orası büyük otel’ dedi. ‘Mesleği bilmiyorum, tecrübe kazanayım, sonra’ dedim. ‘Bu restoranda edineceğin tecrübe ancak bu kadar, daha fazlası olmaz’ dedi. Ufkumu açtı. Saray Otel’in, Saray Otel olduğu zamanlar. Bir numara, sayılı otellerden…”

Bu müşteri, Bursa’dan garson olarak getirilen, Saray Otel’de çalışan Tarık Bilgi.

Bu davet üzerine Saray Otel’e gider, Tarık Bilgi onu hayatını değiştirecek kişi olan Şef Salih Kanatlı ile tanıştırır. O da Müdür Mustafa Değirmencioğlu ile. “Senin gibi çok insan geldi ama tam faydalı olacakken gittiler. Gerçekten çalışmak istiyor musun” der otel müdürü. “Annem-babam da burada, adaya yerleştik. Bir yere gitmem” der ve işe alınır. Yıl 1979. 17 yaşındadır.

Denktaş’la ilk karşılaşmada titrer

Dönemin cumhurbaşkanı Rauf Denktaş’la ilk karşılaşması aynı yıla denk gelir. 1979. Davetler, yemekler, resepsiyonlar ya Saray Otel’de verilir veya Saray Otel’den hizmet alınır. Denktaş, Türkiye’nin dünyaca  ünlü keman sanatçısı Suna Kan onuruna resepsiyon verir. “Servis yaparken dizlerim titredi” diyor Durmuş. Nitekim bir bardak devirir, içecek halıya dökülür. Denktaş tipik üslûbuyla “becerdin” der gülerek. “Panikledim ama şef devam et diye işaret etti. Devam ettim ve bir daha da kayda değer hata yapmadım…”

“Bildiğim ne varsa ilk o öğretti” dediği Şef Salih Kanatlı ile “disiplini, otoritesiyle bize hem çok şey kattı, hem babalık yaptı” diye nitelediği Müdür Değirmencioğlu’nu hâlâ minnetle anıyor.

Saray Otel, resmi toplantıların, resepsiyonların yapıldığı bir otel. Aynı zamanda resmi yerlere hizmet veren dönemin tek oteli. Durmuş ve diğer çalışanlar, Salamis Otel’de kursa gönderilir. 15 günlük bu eğitim, aldığı tek eğitimdir.

Asansörde dizleri kır, tepsi taşı

Tepsiyi taşıması, masaya ikramı, duruşu, çatal ve kaşığı tutuşu fenomen oldu yıllardan beri. Bunları nasıl öğrendi?

“O yıllarda Saray Otel’de tümü alaylı olmasına rağmen çok iyi bir ekip vardı. Disiplin, otorite, ciddiyet vardı. Masa düzeni, servis, müşteriye muamele konusunda bize eğitimler verdiler. Mesela Şefimiz Salih Kanatlı, oda servisi yaparken  asansörde dizlerimizi kırmamızı söylerdi. Asansör durduğu anda esneme yapar ya, o esnada tepsi içindekini dökmemenin yoluydu o diz kırma. Veya müşterinin oturduğu sandalyenin hangi yönünden ikramın yapılacağını, dökmeden servis yapmanın kurallarını, salatayı iki elle değil tek elle servis etmenin inceliğini ve daha nicelerini o dönemde işin erbabı o kadrodan öğrendik.”

Ben bu iş için yaratıldım

Aynı eğitimi alan insanlarda aynı beceriler yok. Özel yetenek mi acaba?

“Özel yetenek değil ama sanırım ben bu iş için yaratıldım. Hep, ta ilk günden çok sevdim. Ruhumu buldum sanki. Öyle olunca sürekli geliştirirsiniz. Bir de ben görev insanıyım. Verilen işi en iyi şekilde yapmak benim karakterim. Hatta verilmeyeni de. İşimi en iyi şekilde yapmak temel felsefem. Mesela bir seferinde elektrikler kesikti. Asansör çalışmaz. Servis olmayacak dendi otelde. Çünkü yemek 8. katta, mutfak zeminde. Ben 8 katı yürüyerek indim, elektrik olmamasına rağmen o servisi yaptım.”

24 yaşında şef olur

Göreve bağlılığının sonucunu kısa sürede alır. Şef Kanatlı’nın rahatsızlanması üzerine, daha kıdemliler olmasına karşın müdürün inisiyatifiyle 24 yaşında servisin başına geçer.

Bu arada Cumhurbaşkanlığı’nın resepsiyon ve yemekleri devam eder. Diğer garsonlar gibi Durmuş da Cumhurbaşkanlığı’ndaki ikramları yapar otelin görevlendirmesiyle.

“Oradaki ikramlarla Hanımefendi (Aydın Denktaş) ilgilenirdi. İkram ve masa düzenine çok önem verirdi. Çok titiz, çok özenli ve otoriterdi. Ne istediğini söylerdi, eksik/aksak olduğunda da sözünü sakınmazdı. Her şeyin mükemmel olmasını kendime gaile ederdim. Her şeyin çok iyi olması, Hanımefendi’nin mutlu olması için. Cumhurbaşkanlığı’nda ilk katıldığım davet, Türk İş Genel Başkanı İbrahim Denizcier onuruna verilmişti. 12 kişilik servisi tek başıma yaptım, her şey yolunda gitti. Hanımefendi,  Özel Kalem Müdürü İlter Işın, Protokol Müdürü Yılmaz Ağaoğlu, Yaver Mehmet Ali Aydınöz takdir ettiler. Bu da benim için çok iyi bir motivasyondu.  O motivasyon meslek hayatım boyunca bana daima rehber  oldu.”

Böylece Cumhurbaşkanlığı, Cumhurbaşkanı Denktaş ve Aydın Denktaş’la ilişkileri gelişir. Davetlerde onu istemeye başlarlar.  Hatta temelli de isterler ama “iki saray arasında altın döşense gitmem” der. İşini sever çünkü ve Saray Otel’de maaşı da tatminkârdır.

Evlenir, askere gider

Saray Otel’de çalışırken 1981’de ailenin kararıyla evlenir. Akrabasıdır eşi. 1983’te de kızı doğar. Şimdilerde Türkiye’de evli, Anadolu lisesinde Felsefe öğretmeni Derya. Ancak Durmuş’un evliliği kısa sürer, 1988’de boşanır. Geldiği yörenin gelenekleri nedeniyle boşanması çok da kolay olmaz. Hatta bir süre kızını da göremez.

Bu arada 1982’de de askerliğini yapar. Ömerli’deki karargâhta komutanları Zeki Ziya, Hasan Çıraklı, Ahmet Ertay, Ahmet Gündüz.  Burada edindiği ahbaplıkları da sürer. “Tek aksi söz işitmedim” diyor askerlik dönemi için.

Ver elini Londra

Boşanmayla birlikte yaşadığı sorunlar nedeniyle uzaklaşmak ister ve orada işyeri olan bir arkadaşının önerisiyle Londra’ya gitmeye karar verir…

“Otel müdürü Değirmencioğlu, ‘Londra sandığın gibi değil. Barınamayacaksın. İstifa etme, ödeneksiz izin al, beğenmezsen dönersin’ dedi. Hanımefendi de ‘ne işin var Londra’da, gel burada çalış’ diye teskin etmeye çalıştı.  Hatta Rauf Bey ‘bırak çocuğu istediğini yapsın’ diye beni korudu her zamanki gibi. Ben uyarılara rağmen istifa ettim Saray Otel’den ve Londra’ya gittim.”

Londra’da söylendiği gibi beklentilerini bulmaz. Elyeli arkadaşı Sami Enver’in restoranında ağır şartlarda çalışır. Yaklaşık 1.5 ay sonra ihbar edilir ve kaçak olarak gözaltına alınır. 2 gece nezarethanede kaldıktan sonra sınır dışı edilir. “1500 Sterlin’le gittim, 150 Sterlin’le döndüm” diyor.

Her şerde hayır… “Başıma gelen en iyi şey”

Adaya dönünce tekrar Saray Otel’e başvurur. Otel müdürü Değirmencioğlu’nun Dome Otel’e gitmesi nedeniyle göreve gelen yeni müdür onu işe almaz.  “Hayatımda işsiz kaldığım, buhran geçirdiğim tek dönem” dediği bu dönemde yaklaşık 1.5 ay sürer.

“Bir gün kapı çaldı. Cumhurbaşkanlığı’ndan Bayram Çevirgen idi gelen. ‘Yarın Erdal İnönü geliyor. Aydın Hanım seni ister’ dedi. Çok gurur duydum. Ertesi gün gittim. Giderken üniforma olarak damatlık kıyafetlerimi giydim. Gidiş o gidiş. İlk gün çok heyecanlıydım, 30 yıl sonra çıkarken de ilk günkü heyecanım vardı. Başıma gelen en iyi şey. Yeniden dünyaya gelsem yine aynı işi yapardım.”

Adanmış hayat… “Hizmetkârım”

Cumhurbaşkanlığı’nda 1989’da göreve başladığında normal mesai çalışmaz.  Yaklaşık 5 yıl yatılı kalır. 7/24 görev. Çünkü aile de saraydadır ve Durmuş, sadece resmi işlere değil, ikametgâha da hizmet verir.

“Sadece garson değildim orda. O dönemde özellikle. Hizmetkârıydım cumhurbaşkanlığının. Ofisteki eksik, masadaki su, Rauf beyin ayakkabı boyası, kravatı, ceketin arkası kırıştı mı, düğme koptu mu; hepsiyle ilgilenirdim. Diyeti, ilacı, her şey benim sorumluluğumdaydı.”

Cumhurbaşkanı Denktaş 1996’da kalp krizi geçirip Yılan Adası’nda kalması önerilince de, 2 yıl kesintisiz orada kaldı Durmuş.

Biraz adanmış bir hayat değil miydi? Bu arada hayatı kaçırmış olduğunu düşünmüyor mu?

“Elbette zaman zaman hayatı kaçırdığımı düşündüm. Ama işimden daha fazla  hayatta kaçırdıklarıma odaklansaydım bugün geldiğim noktada olamazdım. Ben tercihimi işimden yana yaptım.  Her tercih bir kayıptır.”

Saray’a en çok yakışan…

Sonrası da var ama hayatında esas iz bırakan, gece gündüz birlikte olduğu, mahremini bildiği rahmetlik Cumhurbaşkanı Rauf Denktaş, eşi Aydın Denktaş ve aile bireyleri. O 23 yıla dair anılar, özellikle bilinmeyenleri sorduk, “görev alanım kadar” dedi ketumluğunu koruyarak.

Ve sadece birkaç anekdot aktardı…

Sendikalar eylem yaptıklarında hep Cumhurbaşkanlığı önünden geçer, slogan atarlardı. Bir gün yine eylem var. Ben de Başkan’ın yanındayım. ‘Sarayın şişmanı, işçinin düşmanı’ diye slogan attılar kapıdan geçerken. Ben bozuldum, üzüldü mü diye baktım, O beni ‘Bak neler çekerim bu şişmanlıktan’ diyerek gülerek teselli etti…”

“Bana hep evlat muamelesi yaptılar. Hanımefendi’den tek kötü lâf duymadım. Canının sıkıldığını Durmuş değil de Durmuş Bey dediğinde anlardım. O kadardı.”

“Hanımefendi ‘bu saraya en çok yakışan sensin” derdi, çok gurur duyardım.”

“Türkiye’den gelen Prof. Dr. Temel Yılmaz, Rauf beye diyet verdi. Ama beni de çağırdı, ‘Denktaş Bey yemeğe çok düşkün, çok titiz davranmalısın’ dedi. ‘Toplantı ve randevular sırasında da odaya gir,  diyeti aksatmasına izin verme’ dedi. ‘Tepki gösterse de pes etme ve sonuçları aralıklarla bildir’ diye görevlendirdi beni.

Bir gün kahvesini götürürken, baktım çekmeceden çikolata çıkardı. Gülümseyerek bir tane de bana uzattı, ‘al ye ve kimseye da söyleme’ dedi. ‘Olmaz, siz de yemeyeceksiniz’ dedim. Sonradan verdiği bir röportajda, ‘Durmuş diye bir despot koydular başıma, yediğime içtiğime müdahale eder’ dedi… Bir yemekte de misafirlere özel yemek, ona diyet hazırladım. ‘Evladım, bizi da ana doğurdu’ dedi bildik kahkahasıyla.”

Tek bir sözle tanımlasa Denktaş’ı, ne derdi?

“Çok şey söylenebilir ama siyasi liderlerin çoğunun yapamadığını yaptı. Hayatı ıskalamadı, keyif insanıydı…”

Denktaş sonrası 2 cumhurbaşkanı

2005’te Mehmet Ali Talat’ın cumhurbaşkanlığına seçilmesiyle, Denktaş’ın talebiyle Durmuş onunla birlikte gider. Bu nedenle 5 yıllık görev süresinde Talat’la hiç çalışmaz. Görevine Denktaş’ın ofisinde devam eder. Sonradan hastalığı döneminde de hep Denktaş’ın yanında olur. Ancak vefatından sonra, 2012’de tekrar cumhurbaşkanlığına döner. 2010’da Cumhurbaşkanlığına seçilen Eroğlu ile de 3 yıl çalışır ve ardından Mustafa Akıncı.

“Cumhurbaşkanı Eroğlu ve Cumhurbaşkanı Akıncı ile ailelerine de minnettarım. Hiç sorun yaşamadım. Son emekliye ayrılırken Sayın Akıncı’nın beni onurlandırmaları da ayrıca gurur kaynağı oldu.”

Diplomasız eğitimli

İnsanın kendi kendini yetiştirmesi büyük emek, iç disiplin ve kararlılık gerektirir. Nasıl başardı? Yoksa şans mı?

“Şans önemli ama şansları doğru kullanmak gerekir. Ben koşulları değil, koşullar beni yarattı. Hayatımdaki çok şey tercih değil tesadüf ama çok emek harcadım. Çok gayret ettim. Her şeyden ders çıkardım. Mesela gemiyle Kıbrıs’a gelirken bir adamdan kalem istedim, formu doldurdum ve kalemi geri verdim. ‘İnsan bir teşekkür eder’ dedi kalemi alırken. Çok rencide oldum ama hiç unutmadım. Ders oldu bana. Nezaketin önemli olduğunu hep hatırlattı. Bunun gibi her şeyden ders çıkardım, kendimi eğittim. Ailemden, okuldan iyi Türkçe öğrenme imkânım yoktu örneğin. İşimi iyi yapmanın yolu da iyi Türkçe. Bunun için de çok okudum. Hep okudum, sordum. Genel kültür için de çok çabaladım. Bir garsonun müşteriye iyi davranması, onu anlaması, ne istediğini bilmesi gerekir.

Yaptığınız iş ne olursa olsun, en iyisini yapın. Hangi işi yaptığınızdan fazla, nasıl yaptığınız önemli. İyi olursanız mutlaka fark edilirsiniz. Fark yaratın…”

Etiketler

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı