Kıbrıs Türk Ticaret Odası ile Rum Ticaret Odası’nın bir süre önce Kuzey’de ve Güney’de mobil telefonlarla konuşma yapılabilmesine yönelik çalışmaları sonuçlanmak üzereymiş.
Geçmişte haberi işittikte o alışılmış statükocu refleksi ile “bir bu eksikti” dediydim! Sonra, her gün yüzlerce hatta binlerce Türk yurttaşın Güney’e geçtiğini, o taraftan binlerce Euro’luk alışverişlerin yapıldığını, Güney’deki İngiliz Okulu’na her gün otobüsler dolusu Türk öğrencinin taşındığını, ikili ilişkilerin gün günden daha bir yoğunlaştığını… Falan hatırladığımda, adına “Roaming” denilen olaya “neden olmasın” diyerek kendimce vizesini veriverdim.
“GÜVEN YARATACI ÖNLEMLER” YOĞUNLAŞIRKEN: Her ne kadar müzakerelerin seyrini tembelleştiriyorlarsa da mesela kolaylığı ile ikili ilişkilerdeki cazibesine dayanamayan Özersay bile “GYÖ’lerin nasıl ileriye götürüleceği” konusunu müzakere masasına getirdi. Nitekim yaptığı açıklamada, 18 Temmuz’daki görüşmede karşılıklı olarak birbirlerine sundukları GYÖ’lerle ilgili önerileri sonuçlandırmak amacında olduklarını söyledi.
BUNA KARŞIN: Futboldan çok anlamam ama Hollanda ile Arjantin’i seyrederken 90 dakikanın sonunda anladığım şu olduydu: “Her iki takım da penaltılara kalmak için oynadılardı!” Aslında bu penaltılara bırakma taktiklerinin bu turnuvada hemen her takıma musallat olan bir hastalık olduğunu futbol yorumcularından işitmiştim. Karşılaşmayı da bu şartlanma içinde seyrettiydim… Ne var ki galiba doğruydu…
Müzakereler de gitgide öylesi futbol taktiğini hatırlatan bir politikada sürüyor… Taraflar esasa gelmemek için mesela kalkıyorlar “denizde arama tarama” konusunu görüşüyorlar. Yahut “müzakereleri süratlendirmek” için inadına yavaşlatacak “yeni bir yol haritası” üzerinde çalışmaya koyuluyorlar! Bazen da tarafların asla anlaşamayacağı “uluslar arası temsiliyet hakları ve uygulaması” gibi sivri uçlu konuları gündeme taşıyorlar ve tıkanıp kalıyorlar!
KISACA: Bırakın “ilerlemesini” yerinden bile kıpırdamayan müzakerelere nazire taraflar GYÖ sarıldılar. Bu konuda tabi ki başı AB’nin adanın her yanına serpiştirdiği “politikacı kurmayları” çekiyor.
Ortalarda “Euro’lar” ile bazı “restorasyonlarla alt yapı yatırımları da oldu muydu, GYÖ çok cazip hale geliyorlar! İnsanın adeta, “yeme de yanında yat” diyeceğince. Mesela şu Roaming olayında bile 250 bin Euro ile AB finansörlüğü yükleniyor. Proje başladıktan sonra daha bir artacağı ise başka gerçek.
Ne diyelim? Her ne kadar Dışişleri bakanımız Özdil Nami “müzakere masasında olsam yakınlaşma kâğıtlarına saygı duymayan Rumların güven yaratıcı önlemlerle ilgili kâğıtlarını almam” diyorsa da zaten müzakerelerden bir sonuç çıkmayacak, bari ikili ilişkilerden Türk tarafı olarak yararlanacağımız bir şeyleri kapalım…
CAS ÇALIŞANLARINI KURTARMAK DEVLETİN BOYNUNA BORÇTUR
“CAS çalışanlarının” bir kez daha ortaya çıkardığı gerçek şudur: “Özel ve özelleştirmeler ne kadar gerekli olurlarsa olsunlar sonunda kendini yiyip bitirmemek için işçisini yer!”
Eğer bunu “devlet sektörüne” irca edersek bu kez de şöyle ifade etmemiz gerekir: “Çalışanını feda etmemek için devlet kendini yer!”
Öteden beri KKTC’nin koşulları dedik! Bu koşullar ahkâmında ise “devlet sektörlerinin” tümünün de devletin sırtında birer kambur haline geldiklerine aldırmadan sırf “çalışanlar işlerini kaybedip mağdur olmasınlar” diyerek “özelleştirmelerine” karşı çıktık!
Ta ki Ankara’nın canına tak edip “özelleştireceksiniz” diyerek bastırmasına kadar! Yine de direniliyor ama. Çünkü şimdilerde CAS’ta çalışanların başına gelenlerin, bu özelleştirmeler sonunda kendi başlarını da yiyerek “isyana dönüşeceğinden” korkuyorlar. Aslında bu 170 kişi olduğu söylenen çalışanlar, batan KTHY’dan intikal edenler. O batışın azabı hâlâ bitmedi…
MADALYONUN ÖTEKİ YÜZÜ: Sırf seçimlerde oy kaparozlamak için “popülizmi” sistem haline getirip “devletçiliği” bugünlere kadar sürdürmek yeğlendi! Ve bu nedenle ne “özel sektör” teşvik edildi ne de “dıştan yatırımcılara” olanaklar tanındı. Hep “kapalı toplum ekonomisi” savunuldu!
Artı devletin malını alıp satanlara aldırmadan bu kanunsuzluklara siyasi iktidarlarının çıkarları yüzü suyu hürmetine göz yumuldu! Ve kim dıştan gelip yatırım yapmak istediyse karşısına “mevzuatların” en ağırı kondu!
Öte yandan KTHY’larının yaşatılması için on tane iş insanı bulunamadı! Ayni olay DAİ ile DAK için de yapıldı, “yaparız ederiz” diyenler lafazanlıkları ile kaldı!
SADEDE GELELİM. Eğer “özel sektörü yaymaz, güçlendirmez, devletçiliğin önüne koymazsanız “ne işsizliği önlemek ne de mevcut özel sektörle didişmekten kurtulmak mümkün olacaktır.”
CAS çalışanlarına gelince: “Neden her zaman işçi mağdur olsun? Kim bilir 170 çalışan aileleri ile birlikte kaç nüfus yaparlar. Günah değil mi?
KISACA TAKILDIĞIMIZ: (TRAFİK SORUNUNDAN ARABALARIN KORNALARINA!)
Bayındırlık ve Ulaştırma Bakanı Ahmet Kaşif yaptığı açıklamada, Motosiklet ehliyeti alacak olanlara sözlü ve uygulamalı olmak üzere en az on ders sürüş eğitiminden geçme zorunluluğu getirileceğini söyledi.
Bu konuyu uzun yıllar trafik polisi olarak görev yapan hâlâ trafikle ilgili yazıları ile “sorunu” kovalayan, şimdilerde emekli refikim Fikret Şanal ile konuşurken bana şöyle dedi: “En çok kaza yapanlar en iyi sürücülerdir!” Ve doğrudur.
Mesela taksicilerin çok iyi sürücüler olmaları gerekir ama kazasız günleri yoktur! Demek ki iyi sürücü olmak ile “kaza yapmamak” doğru orantılı değildir. Tam aksine bazen ters tepmektedir çünkü asıl olan “akıldır!” Eğer sürücü elinin ayağının altındaki “makinaya” beyni ile hakim olacak bilinç ve iradeye sahip değilse, o makineye yenik düşer!
Uzun lafın kısası: Sürat bir, dikkatsizlik iki. Hadi bir sorunu daha ekleyelim, “terbiyesizlik” üç! Trafik kazalarının nedenleri bunlardır! Ve artık yollarda bu nedenlerden dolayı araba sürmek işkenceye dönüşmüştür. Çünkü Şanal’ın da söylediği gibi o “çok iyi sürücüler” iğnenin deliğinden bile geçecek beceriye sahiplikte ve kendilerine duydukları güvenle yollarda ralliye çıkmış gibi uçmaktadırlar!
Ötesi daha vahimdir! Artık trafikte sürücülerin birbirlerine sövmeleri, el kol hareketleri ile birbirlerine meydan okumaları ki buna “terbiyesizlik” diyoruz, “trafik kurallarından” biri haline gelmiştir!
VE BİR BAŞKA SORUN: Biz eskiden kalma alışkanlıkla hâlâ “boru” diyoruz. Şimdilerde “korna” diyorlar. Gitgide arabaların korna sesleri çevre kirliliği yaratacak boyutlara doğru yoğunlaşmaya başladı. Oysa bugüne kadar trafiğin felâketine karşın en azından zırt pırt korna çalma alışkanlığı yoktu. Sağ olsunlar bu TC’li yurttaşlarımız “ne kadar iyi ve güzel” dediğimizce yavaştan yavaştan araba sahibi oluyorlar ya… “Korna çalma hastalığını” Türkiye’den bilenler bilir çünkü genlerinde vardır! Daha arabaya girmeden önce “bab” diye kornaya basarlar! Ve tabi taksicilerin kornaları! Bir teki “bab bubsuz” yanınızdan geçmez. Hele yaya iseniz!
Zaten memleket bir yandan “çevre” öte yandan “akşamları gazino ve düğün salonlarından” yayılan müzik sesleri ile çoktan kirlenip boğulmuş, inşallah bunlara bir de kirlilikleri beterince artıracak araba kornalarının sesleri ulanmaz!
































