Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Güney’i ne kadar doğru analiz edebiliyoruz?

Bir kere Rum’u teşhis etmenin Denktaş’tan beridir değişmeyen gerçeğinde şunları bilmemiz gerekir:

Güney Rum Yönetimi “masaya,” 1974’de Kuzey’de kaybettiklerini yeniden kazanmak için oturdu. İstediği 1963’de yitirdiği “Güney Rum Yönetimindeki” nüfus ve mülk çoğunluğuna dayanan ada egemenliğine yeniden sahip olmaktı!

Bu siyasi gerçek kabul ediliyorsa “o zaman neden Türk tarafı masaya oturdu” sorusuna verilecek cevaplr da şunlar olamalıdır:

Bir: Kuzey’de kazandıklarını çözümle korumak için! (Ancak olmadı!)

İki: 42 yıldır işgalci ve korsan devlet muamelesi görmekten kurtulup, “tanınmış devlet olmak için.”

 Rum tarafı ise masaya “mağdur ve mazlum” fakat ayni zamanda tüm adanın tanınmış “devleti” olarak oturdu! Ve BM’lerle AB’yi inandırdı ki Kuzey’de işgal altındaki topraklarında ikamet eden Türk halkına Türkiye değil; (çünkü çözümle birlikte kesinlikle gideceği tasavvur ediliyor) ancak Rum siyasi yönetim ve iradesi himmete bulunabilir!” Bunun için de:

Önce 1960 Kıbrıs Cumhuriyetine dönülmeli… Federasyon o cumhuriyetten evrimleşerek oluşmalı… Türk halkı ile birleşik Kıbrıs kurulmalı… AB’nin dört müktesebatı gereği isteyen Rum Kuzey’e dönmeli… Kuzey’deki Türkiye kökenliler de geri gitmeli…

Tüm bunların üzerine oturduğu siyasi felsefenin adı ise kısaca, “Kıbrıs Kıbrıslılarındır!”

Bu slogan Güney’de “Kıbrıs Helendir Helen kalacaktır” bağırmalarının ardı arkası gelmezken, Kuzey’de çok tutmuştur! O kadar ki vakti zamanında rahmetlik Denktaş, sonrasında Eroğlu müzakere masasında bu slogana sarılı Rum tezlerine karşı çıkarlarken, bir yandan da Türk halkı saflarında gelişen “Kıbrıs Kıbrıslılarındır” sloganları ile mücadele etmek zorunda kaldılardı! Çünkü “Sol kafalardan” neşet ederken “globalizmle” harmanlanan “bu yeni “vatanizm” tutkusu, Rum tarafının ekmeğine yağlar ballar sürmektedir!

Şimdilerde Sn. Akıncı’nın Denktaş’tan beridir değişmeyen Rum liderliğinin siyasi hedefini nasıl analiz ettiğini, nerede yolunu kestiğini, nerede “kırmızı çizgimdir” diyerek lafını ağzına tıkadığını bilmiyoruz! Fakat öğreniyoruz ki “Federal devletin Kuzey’deki Türk kurucu devleti “dış ilişkilerinde ancak spor ve eğitim yönünden anlaşmalar yapabilecektir!” Ötesi Rum’un çoğunluğunca söz sahibi olacağı Federal Devletin kararları ile oluşacaktır!”

ADAM OLMAK ÜZERİNE…

Tabi ki tüm temennimiz “çözümün olmasıdır.” Fakat politikanın en arabesk yapılı safdilliğinde “hemen çözüm, şimdi çözüm” demiyoruz! “Nasıl çözüm sorusuna” cevap arıyoruz ki mandepsiye basmaya!

Türkiye’deki son gelişmelere de bu düşüncede yaklaşıyoruz. (Tabi terör olayları dışında.) Mesela İsrail’le barışmasını, Rusya ile yeniden ilişkilerini normalleştirmek için yeni adımlar atmasını önemsiyoruz.

FAKAT. Annan planındaki TC tutumunu da göz ardı etmiyoruz. AB’e üye oluş umudunda Kuzey’in bir bölümü Rum’a peşkeş çekilmiş, azınlık çoğunluk üzerine kurulu bir federal sistem öngörülmüştü!

Geçen süre içinde “AB’ye üyelik umudu çekip gitti ama bu kez de Kıbrıs siyasi sorununu dolayısıyle çözümü yakından ilgilendiren “Rum’un Doğu Akdeniz’de münhasır Ekonomik Bölgesideki hidro karbon yataklarının TC üzerinden AB’ye taşınması olayı geldi!

Dün bu konuyu enine boyuna yorumlarken “iyimser düşüncelerde” neden Doğu Akdeniz’de Türkiye, İsrail, Mısır, Yunanistan, Kıbrıs Türk- Rum devletlerinden oluşacak yeni birliktelik gerçekleşmesin” diyorduk!

VE GAZ PAZARLIĞI: Deniyor ki Türkiye’nin İsrail’le anlaşması yetmiyor. Eğer İsrail gazı borularla TC’ye sevk edilecekse Rum’un “münhasır bölgesinden” geçecek dolayısıyle onayı gerekecek. Ve ekleniyor: Bu da Kıbrıs’ta çözüme bağlıdır!

Tarih tekerrür ediyor” mu diyelim? Çünkü dünün AB’e üyelik koşulu, bugün Türkiye’nin önüne “Rum’un münhasır ekonomik bölgesi” ile gazı olarak çıkıyor!

Ancak Türkiye “şüphelerimizi izale edecek” politikasını hem de müzakere masasındaki KKTC liderliğinin aksine, “Kırmızı çizgileri” ile ortaya koyuyor. “Toprak ve güvenlik konusunda ödün yok” diyor!” İki büyük sorun ve ayni oranda “büyük” olarak verilen söz!

Ankara ekliyor: “Çözümü istiyoruz. Olursa olur. Biz Kıbrıs Türk halkına yardımda bulunmaya devam edeceğiz. Çözüm olsa da olmasa da. Olmazsa bu yardımlarımızı artıracağız.

Nitekim son bağlamda KKTC’e toplam 927 milyon 895 bin küsur TL (hibe) yardımında bulunacak..

Ekonomik yönden kısa sürede Güney’in seviyesine gelemeyiz. Fakat gücümüz artar. Önemli olan bu parasal ve ekonomik yardımları “nasıl kabul ettiğimizle nasıl kullandığımızdır!” Yani varsa sorun TC’de değil, bizdedir! “Türkiye’yi dışlayıp Rum’la birleşip müreffeh bir Kıbrıs kurabileceğimiz hayalinin yerine eğer bu “gerçeği” koyarsak adam olmamamız için bir neden kalmaz!

KISACA TAKILDIĞIM: (KIBRIS TÜRK HALKI TEMBEL DEĞİL!)

2 binli yıllar öncesinde, henüz “gazeteci” olarak kabul edildiğim dönemlerde ve Lefkoşa dükalığının gazetecileri Londra’lara, Amerikalara “heyetler” halinde ziyaretlerde bulunurlarken; bize de Türkiye’nin şu veya bu yöresi ziyaretleri kalıyordu ki TC Büyükelçiliği sayesinde ve beleşinden, en azından şöyle bir havalanırdık…

Nitekim fi yılında bir grup gazeteci “Ticaret Odası’nın” davetlisi olarak İzmir’e gitmiştik. Doğrusu yararlı bir geziydi. Aliağa Rafinerisini, İzmir Organize Sanayi Bölgesini falan görmüş, iyi yemiş iyi gezmiştik! Son gün ayrılacağız bizi davet eden “Odanın” başkanı bir konuşma yapacak lafına şöyle başlamıştı: “Kusura bakmayın ama tembelsiniz, tembel!”

Der demez ağzımdan alevler çıkartarak “imkânımız oldu da çalışmadık mı” diye patlayıverdim! Ve (çok kısaca) “bu tembel dediğiniz, ambargolar altında canı çıkan, TC’nin yardımları ile ayakta duran KKTC’nin Kıbrıs Türk Hava yolları vardır… Bu tembel dediğiniz insanların sizden de binlerce öğrencisi olan iki üniversitesi vardır…. Diye diye ve sonunda arkadaşlara “kalkın kaçalım” deyip hediyesini de almadan elini de sıkmadan ayrıldıydım oradan…”

Neden anlattım. Kıbrıs Türk halkını “keşke diyorum “atalete itecek” yardımlarla değil, ekonomik ve teknik becerilerle donatsaydı Türkiye! Hantal Merkeziyetçi sistemi yıkmak için keşke bu mali ve ekonomik protokoller yıllar önce girseydi devreye…