8 Mart… Bir karanfil günü daha… Onca mücadeleye adanmışlığın bıraktığı kırmızı izlerin, ülkemize yansıyan kırmızıları… Oysa bundan on yıl önce pek de anlam ifade etmiyordu ülkemiz için 8 Mart. Bugünkü şekliyle anlam ifade etmesine gerek de var mıydı? Hiç sanmıyorum.
Sembolik olarak kırmızı bir karanfile dönüşmesinde sakınca yok belki o kırmızı günlerin. Ancak bir kutlama dizisi olarak gelenekselleşmesi son derece ironik. Oysa kadınların haklarını kazanmak için geçtiğimiz yüzyıl boyunca verdikleri mücadeleleri konu alan bir makale, bir deneme okumak; birkaç satır yorumla bu özel anma gününe katkıda bulunmak, hak ettiği anlamı yaşatmaya yeter kanaatimce.
Ben de biz kadınlara adanan bu özel gün için büyük bir heyecanla yayımlama sürecine girdiğim ikinci romanım “Uterya”dan bir alıntıyı sizlerle paylaşmak istedim. İşte kendini cinsiyet ayrımı gözetmeyen ideal bir nesil yetiştirmeye adayan Uterya’daki kadınların ulvi yolculuğunun ilk adımı…
“…Kadınların erkeklere nazaran daha yapıcı olduğu su götürmez bir gerçekti. Çocukken bile erkek arkadaşlarımızla oynadığımız oyunlar bunun göstergesiydi.
O an zihnimde, çok eski günlerden, çocukluğumdan bir hatıra canlandı: Plajdaki kumdan kaleler… Henüz ilkokul çağındayken bir komşu çocuğuyla yaptığımız kumdan kaleler… Yaşadığımız semtteki diğer erkek çocuklarıyla şiddet içeren oyunlar oynamayı tercih eden Richard ailece plaja gittiğimiz zamanlarda benimle kumdan kaleler yapmayı çok severdi. İkimiz büyük bir özenle yapardık kalelerimizi. Öyle güzel eserler ortaya çıkarırdık ki; hendekler, gözetleme kuleleri, surlar… Ben yarattığımız eserlere hayran hayran bakakalır, güçlü bir dalganın onları dağıtmasından korkardım her zaman.
O güzelim kalelere Richard’ın ne yaptığını ise tahmin etmeye çalış çocuk… Gerçek bir “Femma”ya dönüştüysen bunu tahmin etmen güçleşecektir elbet. Onları tekme tokat, yerle bir ederdi ne yazık ki… Saatlerce uğraşarak yarattığımız kalelerin dalgalara teslim olmasını bile beklemeden, birkaç saniyede bitirirdi işlerini. Üstelik bundan büyük keyif alırdı.
İşte bu ve buna benzer örnekler dönüp durmaya başladı kafamda o andan itibaren. Nedense kadınlar çocukluğundan beri hep geliştirici oyunlar oynamayı ve nihayetinde yapıcı uğraşlar edinmeyi tercih ederken erkekler ise daha çok şiddet içeren ve yıkıcı oyunlara yöneliyor; kendi ürettikleri eserleri bile yerle bir etmekten keyif alıyordu.
Bu doğurganlıkla alakalı olmalı, diye geçirdim aklımdan. Zaten o güne kadar okuduğum tüm araştırmalar, makaleler de bunun böyle olduğu konusunda hemfikir görünüyordu. Erkek ve kadının iki cins olarak doğadaki diğer canlılardan pek de farkı yoktu. Kadın yuvasını kurmaya, çocuklarını büyütmeye; yani öldürmekten çok yaratmaya, yaşatmaya; daha doğrusu yaşatmak için yaratmaya odaklıydı. Erkekse soyunu devam ettirmeye, bölgesini belirlemeye ve bu uğurda üremek kadar öldürmeye meyilliydi. Yani, yaşatmak için yaratmaktan çok; yok etmeye odaklıydı.
Kadın doğası gereği binleri, yüz binleri öldürerek belirleyemezdi sınırlarını. Kendi çocuklarına kıyamadığı gibi başka annelerin de çocuklarına kıyamazdı. Bir başkasının bebeğini kucaklayıp seven annelere çok defa tanık olmuştum. Gözlerindeki merhamet, acıma duygusu ve hafif yaşarmadan kaynaklanan annelik ile yaşatma ışıltısını görmüştüm. Hayır, bir kadın değil atom bombasına, hiçbir öldürücü silaha bölgesini belirlemek için başvuramazdı.
Peki kadınların yüreğindeki bu merhamet ve yapıcılık dünyaya globallik getirebilir miydi? İşte bu sorunun cevabı bir türlü zihnimde berraklaşamıyordu çocuk. Konuyu hangi açıdan ele alacak olsam, Leonard Cohen’in dünyanın gelmiş geçmiş en büyük ve ilgi çekici İmparatoriçesine adamış olduğu “Queen Victoria” adlı bestelenmiş şiirindeki gibi kelimeler çoğaldıkça çoğalıyor, derinleşiyor ancak nihayetinde tekdüze bir melodiye dönüşüyordu…”
































