Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

GÜÇLÜ TÜRKİYE. (GÜÇLÜ KIBRIS DEMEKTİR.)

İstense de içinden çıkılamayacak labirente dönüşen bölgedeki karmaşık gelişmeleri Kıbrıs’ın geleceği yönünden de düşünürken, baktım bir güne sığan haberler sıfıra düşmüş umutlarımız nedeniyle kararan düşüncelerimizi aydınlatmaya başlıyor. Dün sabaha bu duygu ile başladım. Sevinmeye, umut etmeye ihtiyacım vardı. Öyle oldu.
Mesela her on yılda bir   faizlerle oynayan Amerikan merkez Bankası FED genelde dünyayı memnun eden bir kararla faizi sadece 0.25 oranında artırdı.
Mesela Türkiye’yi her yönden olumsuz etkileyen  Türk-İsrail ilişkilerindeki sorunlar ikili toplantılarla aşılmaya başlandı.
Mesela Mısır’la bile yeniden diplomatik ilişkiler kurulması için  yeni arayışlara girildi.
Mesela Putin bile tüm olumsuz açıklamalarına karşın  Nükleer Santralın yapımından vaz geçmek niyetinde olmadığını sezinlettiriyor,  Türkiye ile ekonomik ilişkilerde Rusya’yı zarara uğratacak kararlar almayacağının  güvencesini veriyordu. Artı gaz akımı konusunda olumsuz açıklama yapmıyordu.
Mesela   Türkiye’nin AB üyeliği yolunda açılması gereken başlıkların ekonomiyi ve finansı içeren 17. Başlık açılıyordu. 
Mesela Garantiler konusunun müzakereler sonunda beşli konferansa kalacağı  haberleri doğrulanıyordu…
YALNIZLIĞI KIRMAK: İçimizdeki bazı “kesimlerin” aksine, ben geleceğimizi  Birleşik Kıbrıs Federal Devletinin önümüze sereceği sosyoekonomik olanaklarda değil; Türkiye ile sürdürüp götüreceğimiz ikili ilişkilerin sağlayacağı yeni sistem ve düzenlemelerde görüyorum. Bu görüş eğer kafasındaki “Türk ve Türkiye” fobisini atmayı başarırsa Rum tarafı için de geçerlidir diye düşünüyorum. Bu nedenle güçlü, istikrarlı ve bölgede başrol oyuncusu olacak bir Türkiye’nin Kıbrıs’ı sosyoekonomik yönden taşıyacağına, ayağa kaldıracağına inanıyorum.  Ve Türkiye’ye baktıkça yukarıda sözünü ettiğim “bu Türkiye”yi görmek istiyorum.
MESELA:  İsrail bizim için çok önemlidir. Eğer Erdoğan’ın şu “van münit” lafı olmasa, İsrail’in şu Mavi Marmara gemisi saldırısı gerçekleşmemiş olsa; bugün  Mağusa limanının rıhtımına dayanan  İsrail Feribotları kendileri için özel olarak restore edilmiş eski gümrük binasından -ki organizatörü Cafer Gürcafer’di- geçerek sürekii Kuzey’e turist akışı sağlanacaktı.
KEZA:  Bölgemizde yıllardır ikamet eden ve neredeyse yurttaşlık hakkına sahip olacak   Rus kökenli inanlar vardır. Hem kültür zenginliğimiz olmakta hem turizmimize katkıda bulunmaktadırlar.
Bu nedenle diyorum. Türkiye komşuları ile içine düştüğü “yalnızlığı”  ne kadar erken kırar ve yeniden ikili ilişkilerle dostluk ve işbirlikleri gerçekleştirirse, Kıbrıs Türk halkı da o kadar büyük kazanımlar elde edecektir. Hatta  Rum halkı da kazanacaktır. Çünkü olası çözümle Ankara Anlaşması devreye girecek, Rum gemileri Türkiye limanlarına serbestçe giriş çıkış yapabileceklerdir.
KISACA: Doğu Akdeniz barışa hasret kalmıştır. “Barış” ise öncelikle bölge ülkelerinin barışmasını gerektirir.  Bu görev de büyük oranda bölgenin en güçlü devleti olması nedeniyle Türkiye’nindir.. 

   **********    

   TEKLEYEN HÜKÜMET. (BU ORTAMDA SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİLDİR!)
CTP-UBP Koalisyon hükümetini sıradan bir yurttaş olarak en çok isteyenlerden biriydim. İki büyük partinin büyük icraatlara imza atabileceklerini sanıyordum. Aslında bu memlekette yoktur ama “Sağ ile Sol koalisyonun” bir araya gelmesinden, genleri evrimleşmiş sağlam ve iş bitirici bir hükümet doğacağına inanıyordum.. Yazık ki  olmadı!  Çünkü:
Bu koaliasyon oluşurken ne UBP ne de CTP istikrarlıydı.          Parti içi çekişmelerden, kavgalardan yıpranmış ve yorgun çıkmışlardı.      Artı Müzakereler sürecinin yarattığı toplumsal zihin bulanıklığının tavan yaptığı bir dönemdi!
Dahası Türkiye de dahil Ortadoğu, Doğu Akdeniz savaşların içinde yanıyor, hemen her gün yaşanan mülteci sorunları günlük haberlerin ana başlıkları oluyordu!
Veya döviz vurgunundan kaynaklı finansal sorunlar bütçeyi tarumar ederken, ödemeler dengesi bozuluyordu…
Türkiye ile KKTC arasında imzalanan  Mali ve Ekonomik Protokoller,  siyasi partiler, sendikalar ve  kurumlarla sektörler  tarafından  aforoz ediliyor, hükümete uygulama şansı tanınmıyordu.
Grevler eylemler rutine binmiş, biri bitirirken öteki başlıyordu!
Ve tabi belediyeler batıyor, hazinede para kalmıyor, kırk bin kişi alacak verecek yüzünden davalı durumlara düşüyorlardı,  falan…
BUGÜN DE IŞIK GÖZÜKMÜYOR: Mesela dün de değindiğimce diyor ki Maliye Bakanı Birikim Özgür, TC ile imzalanan ve önümüzdeki günlerde imzalanacak olan protokollerin  önemsizleştirilme sonucunda bütçe açığı 1 buçuk milyar TL. olacaktır!
Oysa bu koalisyon hükümeti istese de KKTC-TC arasında imzalanan protokolleri uygulamaya sokamaz çünkü memleketin sendikaları yanlarına birlik ve dernekleri de alarak sokağa dökülecekler!
Ne demektir bu? Sendika ve Birlikler  “önemsedikleri için “reformlara” karşı çıkmaktadırlar! Fakat bu karşı çıkışı eylem ve grevlerle yansıtırlarken   bu kez de hükümeti önemsizleştiriyorlar! Sadece önemsizleştirmekle kalmıyor, pasifize ederek kısır bir döngüye itiyorlar! 
BU KEYFİYET SÜRDÜRÜLEBİLİR DEĞİLDİR: Nitekim su konusunda ayak sürüyen CTP kanadıdır! Çünkü KKTC yönetimine devredilmezse tabanından zılgıt yiyeceğini iyi bilmektedir!
Öte yandan artık “yüce” denilen Meclis’te “mehter yürüyüşleri” yapılıyor! “Özgür düşünce ve siyasi görüş hakkına karşın verilen cevaplar gitgide masakaralığa dönüşmekte!
KISACA. Bundan bir süre önce ne dediydik? İster iki yılda, isterse 17 ayda bir olsun. Erken seçim gerekiyorsa yapacaksın kardeşim! Ta ki “müsademe’i efkârdan barikat’i hakikat çıksın..”

    **********     

KISACA TAKILDIĞIM: (POLİSE DUYULAN GÜVEN OLAYI.)
Geçtiğimiz günlerde “Göç Kimlik ve Halk Çalışmaları Merkezi” “mutluluk, sosyal güven, siyasi güven Eylül 2015” Anket sonuçlarını yayınladıydı. Çıkan sonuç Kıbrıs Türk halkının  “mutsuz” olduğuydu. Çok şaşırtıcı bir sonuç değildi! Fakat bir diğer sonuca göre de bu mutsuz halk “siyasi partilere”  güven duymazken en çok “polise güven” duyuyordu.
“Neden” diye düşündüm. Niçin halk “doktora, öğretmene, avukata falan güvenmiyordu da “polise güven duyuyordu?” 
Bir: O kadar mı illegal olaylara muhatap oluyordu?
İki: Kendini KKTC’de çok mu tehlikede hissediyordu?
Üç: Yoksa gazetelerin ilk sayfalarına oturmuş polisiye  olayları okuya okuya içinde polise karşı bir sempati mi oluşmuş “en güvenilir mesleki unsur” haline mi gelmişti? 
Yok eğer polise güven duygusunda her üç faktör de geçerli ise KKTC meğer bir cehennemiş de haberimiz yokmuş!