Metin Münir, 10 Ocak günü “T24” adlı internet gazetesinde yayımlanan “Kıbrıs: Kazananın kaybettiği, kaybedenin kazandığı ada” başlıklı yazısında dikkat çekici bazı tesbitlerde bulundu.Kıbrıslı Türklerin Rumlardan geri kalmalarının başlıca nedenlerini şöyle sıralamış:
“Geriliğin en önemli nedeni Kıbrıslı Türklerin ganimet, yolsuzluk ve hukuksuzluk üzerine kurulu, kamu [yararına –BA] değil kişi yararına dayalı bir yönetim tarzı benimsemeleridir.
“Kıbrıslı Türklerin öncelikle araması gereken çözüm değil, ellerindeki kaynakları kalkınma için etkin bir biçimde kullanmaktır. Bunun için ilk yapılması gereken çürük siyasi yapının ve ranta dayalı yönetim mantalitesinin değişmesidir. Akraba, ahbap çavuş, siyesi çıkar üzerine kurulu bürokrasi gitmeli, yerine yeteneğe dayanan memuriyet gelmelidir. Eğitime kalite getirilmelidir.”
Bunlar yadsınamaz gerçeklerdir. Ne var ki aynı aksaklıklar veya bunların benzerleri Rum toplumunda da bulunmaktdır. Buna rağmen Rumlar, Türklerden bir adım öndeler. Neden?
Özdemir Asaf’ın “Bütün renkler aynı hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler” beytine nazire yaparak diyebiliriz ki her iki toplum da aynı hızla bozuluyordu, ancak birinciliği Türkler kaptı.
Toplumlar, 1950’lerde adaya yasa dışı silâhların taşınmasıyla bozulmaya başladı. Silâh her zaman tehlikelidir ama milliyetçiliğin emrine girince daha da tehlikeli oluyor. Silâhlar konuşmaya başlayınca hakikat kaçacak delik arar.
Her iki toplumda kurulan yeraltı teşkilâtları, kendi ulusal çıkarları doğrultusunda masum insanlar öldürmeyi mazur gördüler. Ayrıca bu savaşçılar topluma esas zararı barış zamanında verdiler çünkü bürokrasiyi alt üst ettiler.
Ulusal çıkarlar için kan dökmüş, canını tehlikeye atmış olan bu insanların ödüllendirilmeleri gerekiyordu. Bu nedenle kimisi polis kadrolarına katıldı kimisi de memur oldu. Üstelik bu kişilerin bazıları kısa sürelerde terfi ettirilerek en yüksek mevkilere tırmandılar. Sırası geldiği için iş bilen ve müdürlük bekleyen bazı kişiler, ağızları açık bakakaldılar. (Kurtuluş savaşı veren ülkelerin tümü, uzunca bir süre, diktatörler tarafından yönetildi. Erdoğan, kurtuluş savaşı verdiğini boşuna söylemiyor.)
Seksenini aşmış bir Rum kadını, bürokrasinin nasıl bozulduğunu somut bir örnekle bana şöyle anlatmıştı: “Ofisimiz Ledra Palace Oteli’nin yanındaydı. Cumhuriyetin kurulma aşamasında ofisimize tuhaf insanlar gelmeye başladı. Kimisi ofiste oturup işi öğrenmeye çalışıyordu, kimisi işle fazla ilgilenmiyordu. Arada bir, hepsi bir araya gelip toplantı yapıyorlardı. Olaylar çıkınca bir süre kayıplara karıştılar. Etraf dinginleşince tekrar ofise doluştular. Bir gün benim önümde birisi, Küçük Kaymaklı’da neler yaptığını anlatıyordu. Ben dayanamadım ‘O insanlar ne yaptı size?’ diye sordum. Öfkeli bakışlarını bana çevirip ‘Sen ağzını açma. Senin konuşma hakkın yok’ dedi. Bu arada ceketinin ucunu geriye doğru sıyırarak belindeki tabancayı gösterdi. O gün bu insanlardan sıtkım sıyrıldı. Ne var ki bunlardan bazıları, daha sonra, başımıza müdür oldular. Emeklilik hakkımı kazanır kazanmaz işten ayrıldım.”
Buna benzer olaylar bizde 1974’ten sonra oldu. Üstelik bizimkilerin elinde dağıtılacak bol miktarda ganimet de vardı.
Benim gördüğüm kadarıyla Rumların Türklerden en önemli farkı, onların dış dünyaya ve yeniliklere açık olmaları idi. Ve bu özellik, sanıyorum, günümüze kadar devam ediyor. Bizim köyün örneğinde ilerlemenin nasıl oluştuğu şu şekilde özetlenebilir.
Benim çocukluğumda köyde herkes pamuk ekiyordu. Bir Rum, bir yerlerde gördüğü için, patates ekmeye başladı. Onun daha kârlı olduğunu gören herkes patates ekmeye başladı. Köyde pamuk eken kalmadı.
Yerli keçiyi bir akşam bir de sabah sağdığın zaman yarım okka süt ya elde ederdiniz veya etmezdiniz. Birileri bizim “Karşı Keçisi”, Rumların “Damaskines” (Şamlı) dedikleri uzun, sarkık kulaklı keçi tipi getirdi. O tür keçiler, günde iki-üç okka süt veriyordu. Hemen hemen her ev karşı keçisi sahibi oldu.
Köyde erkeği, kadını tarlada çalışmak zorunda idi. Ama bir Rum kadını köye “Lefkara İşi” örgüyü getirince, bu işin ekstra para getirdiğini farkettiler; sonra da kızlar ve kadınlar bu işin ustası oldular. Gündüz tarla işi, gece gaz lambası ışığında Lefkara işi.
Köyde Türkü de Rumu da çobanlık yapardı. Bir Rum köye inekçiliği getirdi. Onun hem daha kolay bir iş olduğunu hem de daha fazla para getirdiğini gören çobanlar inekçiliğe geçmeye başladılar. Demek ki yararlı örnek görünce insanlar onu uygulamaya geçebiliyorlar.
Köye yeniliklerin hemen hemen hepsinin Rumlar tarafından getirilmesinin nedeni, Rumların yabancı diyarlara gidiyor olmaları idi. Bunu daha akıllı olduklarından yapmıyorlardı. Zorunluluktan yapıyorlardı.
Türkler, birinci yeğenleri ile bile evlenebildikleri için uzaklara gitmek zorunda kalmıyorlardı. Gide gide en çok köyün etrafındaki üç-beş köye gidiyorlardı. Rumları ise papazlar yedinci karın akrabalık bağı olan kişilerle evlendirmiyorlardı. Uzak diyarlardan kadın bulmak zorundaydılar. Genellikle evlenen kadınlar köyden uzaklaşıyor, evlenen erkekler ise köye yeni bir kadın getiriyorlardı. (Drahoma nedeniyle kadınların epeyisi zaten evde kalıyordu.)
Yabancı yerlere akrabaları ziyarete gittikleri zaman oradaki yenilikleri görüp onları köye taşıyorlardı. Yani gezen tilki yatan aslandan daha iyi oluyordu. Ancak iki toplumun yaşam düzeyleri arasında pek bir fark yoktu. Başka nedenleri olmasa bile sırf bu türden etkileşimler için Kıbrıslı Türklerin çözüme ihtiyaçları var.
































