Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Geleceğe efsaneler

 

Gelecekte efsanelerimiz olacak mı?..

Mağusa’nın fethi sırasında bir kapıda bıçaklı çarklara kellesini veren Canpolat Bey’i efsaneleştirmesini bilmiştik.
Halbuki  denilene göre Venediklilerde  öyle bir çark yokmuş.
Diyelim ki vardı.
Biz, yetmez Canpolat Bey başını çarka kaptırdı, bir de başını koltuğunun arasına alarak dövüştüğünü hikayeleştirdik…

Bu ülkede herkes savaştı.
Rum’u Türk’ü.
Tek bir kişi başını koltuğunun altına almadı.
Ama başını alıp kaçanlar oldu…

Sonuçta başardık.
Efsaneyi literatüre geçirdik; kitaplara kaydettik.
Kaç nesli bu efsane etrafında döndürdük…

Girne’deki Hz. Ömer türbesi bilinir.
Aslında onun Hz. Ömer ile hiçbir alakası yok.
Biz bir efsane uydurduk.
Ya da uydurulana uyduk.
Ömer’e de Hazret dedik.
Efsane şöyle:
Bir gün bir çoban, denizden korsanların geldiğini fak eder.
Durum vahimdir.
Çoluk çocuk genç kadın tehlikede.
Ama bir şey olur.
Ömer’le altı kişi aniden atları ile peydah olurlar.
Atlarını doğru denizdeki korsan gemisine sürerler.
Denizin üstünde dört nala.
Vaktaki gemiye yaklaşırlar, atlar da, askerler de, gemi de ortalıktan kaybolur.
Bir anda.
Çoban gözlerine inanamaz.
İnanamaz ama görür işte.
Durumu ahaliye anlatır.
Sonra, o kaybolan atlılar nasıl bulunduysa, Gine’deki bilinen yere gömülürler.
Önce bir mağaraya, sonra şimdiki yerlerine…

Becerdik uydurduk.
Efsaneleştirdik.
Kitaplara aldık okuttuk…

Şimdi ne uyduracağız?

Hala Sultan efsanesi bilinir.
Müslümanların Kıbrıs’a yaptığı ilk sefer Kıbrıs seferi olarak kayda geçer.
Hala Sultan Hz. Muhammed’in teyzesi.
Biz halası yaptık.
Bu seferde o da yer alır.
Efsane ise şöyle:
Sefere katılan Hala Sultan katırda (Biz deve yaptık) giderken düşer ve ayağını kırar.
Hemen orada ölür ve öldüğü yere gömülür.
Fakat, bu mübarek kadının üstüne bir taş gelir durur.
Ona gölge olsun diye.
Fakat, bu durumdan insanlar korkar.
Hatta hamile bir kadın çocuğunu düşürür.
O olur, insanlar korkmasın diye desteksiz duran taşa, destek korlar…

Böyle olunca kimse korkmaz…

Efsane bu.
İster inan ister inanma.
Literatüre aldık.
Kayıtlara geçirdik.
Okuttuk…

Peki şimdi ne olacak?
İleriki nesillere bugünün hangi efsanelerini göndereceğiz?
Hiç mi bizim mucizelerimiz yok?
Çok mu aptalız?
Canpolat Bey kadar olamadık mı?
Başımızı koltuğumuzun arasına alıp savaşmayı sürdüreceğimize, başımızı iki elimizin arasına alarak kara kara düşünür olduk…

Ne desek, ne uydursak?
Kırk yıldır görüştüler, bir sorunu çözemediler, o zaman Tanrılar kızdı ve hepsini taş kestiler. İşte gördüğünüz bu taşlar onlardır, desek olur mu?
Nasıl olsa mezar taşlarımız kalacak ortalıkta…

Ya da, bir akarsu vardı.
Dört mevsim akar, şeherin ahalisi suda aklanır paklanırdı.
Öyle ki, ortalık Aden Bahçesi’ne benzerdi.
Fakat birbirlerini tüketmekte usta kesilen bu insanlara karşı Tanrılar bir gün sırtlarını döndü.
Hepsi birden.
Dereyi dört bir koldan kuruttu.
Kurutmakla da kalmadı, “Çirkef ol” dedi, çirkef oldu.
Yüz yıllarca o çirkefte bata çıka yaşamak mecburiyetinde kaldılar… İşte gördüğünüz bu kalıntılar, o akarsudan arta kalanlardır, desek inanırlar mı?..

Belki daha inandırıcı bir efsane:
Kıbrıs adasında Türkler yaşardı.
Bunların soyu sopu pek bilinmezdi.
Bunlar nasıl olduysa uçmayı da öğrendiler.
Hatta Kıbrıs Türk Hava Yolları diye bir müessese kurdular.
Yetmez yerde, havada da kavgaya tutuştular.
Tanrılar bu işe çok kızdı.
Dinsizin hakkından imansız gelir diyerek, kuzey rüzgarlarını üstlerine saldılar.
Bir günün içinde bu soysuzlara uçmayı yasakladılar.
Yüzyıllarca başkalarının uçurtmasında gidip geldiler.
İşte bu gördüğünüz kanat, onların kanadıdır…