Hız arttıkça zaman mefhumu ortadan kalkar. Bu nedenle “izafidir.” Yeni Türkçesi ile “görecelidir.” Gelip, geçip gittiğini zannetsek de aslında “geçip giden biziz!” Nitekim demez miyiz? “Zaman ne de çabuk geçti!” Hayır, biz zaman içinde geçip gittik…
Geçen hafta yine o zaman tünelinin içindeydik! Zannedersem hiçbir hükümet bu kadar sıkıntı duymamış “zamanın” bir an önce geçip gitmesini bu kadar çok istememişti! Bakanlık kapılarına kadar dayanan hayvan besicileri etrafı darmaduman ederlerken hükümet çok çaresizdi!
Ben ilk defa durum vaziyetlerimizden üzüntü duyduydum! Çünkü artık memleketin “örgütlü meslek kesimleri,” haklarını devletin kanun ve nizamları içinde değil, kendi “kanun ve nizamları” ile almaktadırlar! Nitekim hemen ardından “CAS çalışanları hükümete nanik çekerek “kendileri gibi mağduriyet yaşayan çalışanlara” şu çağrıda bulunuyordu: “KTHY mücadelesi herkese örnek olsun!..”
Örnek alınacak olay ise (batan değil, batırılan Kıbrıs Türk Hava Yolları’nın açıkta kalmış çalışanlarının yeniden devlette istihdam edilmeleri için başlattıkları eylemleri sonuncunda kazandıkları haklarıydı!” Şimdi bu kazanılan haklar sonrasında Devlet 100 memuru daha kamburuna ekleyecekti!
KISACA FACİA DEVAM EDİYOR: Lefkoşa’da hükümeti zor durumda bırakan hayvan besicilerinin eyleminin hemen ardından Başbakan Özkan Yorgancıoğlu’nun şu açıklamasının da düşünülmesi gerekir: “Ödemelerin yapılacağının açıklanmasından sonra da devam eden eylemler hoş olmadı…” (Bu mealde.)
Kırık ve küskün bir açıklamaydı! Bir yanda hükümete güven duymayan hayvancıların ellerine para geçene kadar sürdürdükleri eylemleri, öte yandan “paranız falan gün ödenecektir” açıklamasının yapılmasına karşılık o eylemlerin sonlandırılmadan devam ettirilmesi! Dolayısıyla hükümeti töhmet altına sokarlarken bir yandan da “çaresiz” bırakıyorlardı!
EKLEYİM: KKTC yeniden nasıl yapılanır, “düzenler” hukukun üstünlüğü ilkesinde nasıl kurulur bilmiyorum… Bazı şeyleri söyleyip yazmış da olsak biliyoruz ki sorunun asıl sorumluları “seçilmişlerdir.” Ki onlar “yönetim erkidir…” Geçen hafta işte bu “Yönetim erki” fena halde yaralandıydı! Fakat aslında yara alan “Devletin itibarıydı!”
**********
Cumhurbaşkanlığı adaylarımıza baktım: (Makamın sınırlarını zorluyorlar…)
Cumhurbaşkanlığı seçimleri kampanyası gitgide gündemin daha çok önüne çıkmaya başladı. Öyle de olunca “adaylar” kampanyalarını daha belirgin ve “vurgulayıcı” hale getirmeye çalışıyorlar. Dolayısıyla bir yandan anayasal yetki ve sorumluluklarının daracık maddelerine sıkışmış “Cumhurbaşkanlığı işlevini” genişletmeye çalışıyorlar, bir yandan da “böylesi bir zorlamanın” abese iştigal olmaması için “ben yapacağım” diyorlar. Kısaca “Cumhurbaşkanlığı makamının “ yetki sınırlarını genişletmeye çalışıyorlar… Mesela:
KUDRET ÖZERSAY: Bu konuda en iddialı adaylardan birisi Özersay oluyor… “Cumhurbaşkanlığı pasif bir makam” değildir tezini işliyor, ilginç söylemleri ile kampanyayı renklendiriyor… “Aktif diplomasi yürüteceğini söylüyor…” Cumhurbaşkanlığı bütçesinin denetiminden söz ediyor… Mal beyanında bulanacağım diyor… Hatta “doğal gazın TC’ye havale edilmesinin sıkıntı yarattığını” da söylüyor.
SİBEL SİBER: “Olumsuzluklar kader olmayacaktır” derken müthiş bir saplama yapıyor. Tam tamına Kıbrıs Türk halkının kaderi ile çakışıyor… “Çocuklarımız İçin Geleceği Kazanmalıyız” sloganı da onun… Ve diyor ki “Ayırımcılığa son vermek ‘biz’ olmak için adayım…”
MUSTAFA AKINCI: Tutun ki eski kurt! Sık sık “akıl yolundan” söz ediyor. Tecrübeleri öne çıkıyor… Doğal gaz olayı ile ekonomik sıkıntıların Kıbrıs sorununda pek alâ da çözümü yaratabilecek unsurlar olabileceğini vurguluyor…
DERVİŞ EROĞLU: Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz… Halen Cumhurbaşkanlığı makamındadır ve vaatlerde bulunan bir aday değil, zaten “icraatları” ile seçmenin değer yargıları içindedir.
PEKALA ŞANS KİMDEN YANADIR? Bir yanda yeni jenerasyondan Sibel Siber ile Kudret Özersay öte yandan artık “politikacı” olarak politikayı nereye kadar sürdürecekleri tartışılabilir duruma gelmiş Derviş Eroğlu ile Mustafa Akıncı…
Tabii ki desteklerini “partilerinden” alacak adayların şansı önde görülüyor. Fakat Özersay’ın da dikkatlerden kaçmayan dinamizmi ile alışılmışın dışında söylemleri var. Tutun ki “denenmişlerden” bıkıp usanmış seçmenlerin oyunu alacak. Alacak da ne kadar?
Sibel Siber iki avantajla yarışa başladı: CTP’li ve Cumhurbaşkanlığı’na ilk kadın aday oluşu… Bu nedenle eğer ikinci tura kalınırsa, kalacaklardan birisi de Siber olacaktır…
Mustafa Akıncı’nın Lefkoşa’dan “eskilerden” kalma bir oy potansiyeli olmalıdır… Tabi TDP’nin desteğini de alacak… Şu gerçek ki büyük efor göstermesi gerekiyor çünkü uzun süre KKTC’den uzak kaldı adeta adını unutturdu!
Derviş Eroğlu, UBP’nin oylarını peşin peşin alacak. Ancak birinci turu sadece o oylarla aşması mümkün değil. Belli ki eğer ikinci tura kalınacaksa büyük olasılıkla Siber’le birlikte kalacak…
Kısaca Cumhurbaşkanlığı seçimleri çok da renkli olacak!
*********
Kısaca takıldığım: (Müjde! DAÜ’yü batırana kadar uğraşacaklar!)
DAÜ’deki son istifa olayı ile ortaya çıkan yeni sorunları “köşeme” taşıyıp değerlendirme yapayım mı diye düşünürken hatırama geldi:
DAÜ’yü tam bir üniversite yapan Özay Oral’la sık sık görüşüp konuşur yemek yerdim… TL’nin tepetaklak gittiği dönemlerdi ve DAÜ müthiş sıkıntı içindeydi. Oral Üniversitenin gelirlerini Türkiye’de hiç adı sanı duyulmayan bir bankada gecelik repoya yatırır, okul için faizlerini kullanır, anaparaya dokunmazdı…
O kadar benimsediydi ki DAÜ’yü, ölümünden sonra tüm mal varlığının okula kalması için bir vasiyet yapıp notere vermişti… Sonra adamın peşine düştüler! Kimler? İşte bugünküler gibi “siyasiler!” DAÜ’yü kendi çiftlikleri olarak idare etmek isteyen o mahut politikacılar! Nitekim bir gün Özay Oral beni, içinde plaket, kupa, madalya dolu iki vitrinin önüne kadar götürmüş, “bak demişti bunları bana UBP iktidarı ile CTP’liler verdi! Şimdi de kellemi istiyorlar!”
DOLAYISIYLE: DAÜ’de olanlara hiç şaşırmıyorum! Yeni değildir! Hülya Harutoğlu Sağlık Eğitimleri Birimini kurup Dekanı olduğu bu bölümü bir iki yılda 20 bini aşkın öğrenci kapasitesi ile öne çıkardığında çok gururlandıydık. Emsali TC üniversitelerinde bile olmayan bir “donanıma” sahiplik vardı… Hemşiresinden hasta bakıcısına, protezden ötesi sağlık araç gereçlerine, gıdalardan beslenmelere varıncaya kadar komple bir bölümdü! Her dönemde de öğrencileri artıyordu…
Tek bir sorun vardı: Neydi bilir misiniz? Ağzı ile kuş tutan dekan Hülya Harutoğlu’nun “kendisine her türlü olanağı sağlayan eski rektör Abdullah Öztoprak ve yönetim kadroları tarafından desteklenip teşvik edilmesi!”
Sadece bu “imaj” bile nasıl algılanır bu memlekette? “Senin adamın benim adamım!” Senden yana ondan yana!” Ve tabii ki “rektörlükle” iş birliği içinde “bölümünü” başarıya ulaştıran Hülya Harutoğlu veya yerinde kim olsaydı, “cezalandırılırdı!” Öyle de oldu! Usandırdılar, bıktırdılar, huzur bırakmadılar! Ta ki Harutoğlu da istifa edip bir başka üniversiteye gidene kadar!
İşte size DAÜ’nin bitmeyen hikâyelerinden birisi daha! Evvel Allah batırana kadar da uğraşacaklar!
































