Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Gazetecilik Onur Ödülü’nün başına gelenler

Ülkemizde ne çok sanatçı varmış meğer. İşin içinde olmayan bizim gibi insanlar bunun farkında değiller.

Hafta içinde Havadis gazetesinin yılın ödülleri programına katıldım. Salona yaklaşınca gördüğüm kalabalık karşısında yanlış yere geldiğimizi sandım. Bereket versin, Başaran kapıda duruyordu. Ona “Burada düğün mü var?” diye sordum. Herhalde şaka yaptığımı sandı ve “Evet” dedi. Ya oğlunu veya kızını evlendiriyor diye düşündüm.

Salon tıklım tıklım dolmuştu. Ve ödüller verilmeye başladı. Hiç tanımadığım bir dünyanın içine girmiştim. Şarkıcılar, dansçılar, sunucular, koreograflar, say sayabildiğin kadar. Gerçi koreograf kelimesi arada bir “kareograf” olarak telâffuz ediliyordu ama olur o kadar. Anlı şanlı yazarlarımız bile “kakofoni” kelimesini “kakafoni” olarak yazıyorlar. [Koreografi “horos” (dans, oyun) ve “ğrafo” (yazmak, kaydetmek) kelimelerinden türetilmiştir. Kakofoni ise “kago” (kötü, fena) ve “foni” (ses) kelimelerinden türetilmiştir. Buna karşılık, uyumlu seslere “sinfoni” (senfoni) denir.]

Başaran Düzgün bana telefon edip 2 Temmuz gecesi sana “Gazetecilik Onur Ödülü verilecek. Ödül gecemize bekleriz” dediği zaman ben 20-30 gazetecinin katılacağı bir ödül töreni tahayyül etmiştim. Ona göre kafamda kısa bir konuşma tasarladım.

Tören, hiç de tasavvur ettiğim gibi değildi. Bakanlar vardı. Başbakan ile cumhurbaşkanı ordaydı ve bir sürü de sanatçı.

Ödül alanlar arasında tanıdığım tek kişi, “Yılın İletişimcisi” ödülünü kazanan Özdemir Tokel’di. Özdemir, sanıyorum, bu ödülü hakkeden bir iletişim ustasıdır.

Ötekileri gibi “Yılın DJ” ödülünü kazanan kişiyi şahsen tanımıyordum. Ama oğlum Bilge’den edindiğim bilgilere göre, DJ’likte Mete Hatay’ın üstüne biri yokmuş. Yan tarafımda oturan Öntaç’a eğilerek “Mete’ye haksızlık yapıldı” dedim. Meğer Mete jüri üyesiymiş. Bu nedenle ödül alamazmış. Ödül almak istiyorsa Mete’nin bir an önce jüri üyeliğinden istifa etmesi gerekiyor.

Epeyi ödül  dağıtıldıktan sonra sıra bana geldi. Gördüğüm manzara karşısında Limasolluların “nutkum tutuldu” anlamına gelen ifadeye göre “hapt olmuştum”. Ve kuşkusuz konuşmamı değiştirmem gerekiyordu.

Sahneye çıktım. Bana ödülü veren Cumhurbaşkanı Mustafa Akıncı “Tebrik ederim. Sürpriz oldu” dedi. “Bana da sürpriz oldu” dedim. Aslında “Esas sürpriz bana oldu” demem gerekiyordu.

Aşağı yukarı şuna benzer bir konuşma yaptım: “Dikensiz gül bahçesi tahayyül edebilir misiniz? Sanatçılar bir toplumun gülleridir. Onlara kıyasla bizler, olsa olsa dikenleriyiz. Ne var ki dikenlerin de bir fonksiyonu var. İddiaya göre, bir zamanlar güllerin hepsi de beyazmış. Bülbül güle olan aşkını terennüm etmek için gül dalına konunca diken bedenine batmış. Oradan akan kanlar güllere pembe ve kırmızı renkleri kazandırmış. Gazeteci/Yazarlar da politikacıların dikenleri addedilirler.”

Bir sürü sanatçıya ödül verildi illâvelâkin gecenin yıldızı, kanımca, Başbakan Ersin Tatar’dı. Hazirunu gülmekten kırdı geçirdi, yaptığı konuşmalarla. Cem Özer’den komedi dersleri almış gibi.

Tasarlamış olduğum ama davulcu yellenmesi gibi gürültüye giden konuşmam aşağı yukarı şöyleydi:

Liseden sonra 12 yıl süreyle yurt dışında yaşayan ve üstelik köyden şehre inmiş biri olarak Lefkoşa’da bir çevrem yoktu. Üniversiteden tanıdığım birkaç arkadaşla Sarayönü’ndeki Halk Kahvehanesi’nde buluşur ya tavla oynar veya tavla oynayanları seyrederdik.

Meclis’te oturum olduğu zamanlar çıkar izleyici locasından milletvekillerini dinlerdim. Bir de kitapsever aydınların buluşma yeri olan Hikmet Afif Mapolar’ın kitabevine gider, oradakilerle sohbet ederdik. Daha sonra yakın arkadaş olduğum Fikret Demirağ’ı orada tanımıştım.

Ödül dendi mi aklıma hep merhum Mapolar gelir. Sarayönü’nde dar uzun bir kitabevinin en dibinde olan masasında otururdu. Her gittiğimde etrafında üç beş genç bulunurdu. Sohbet koyulaşınca rahmetli enfiyesini çeker, birkaç defa hapşırır ve sazı eline alır gençlere ders verir gibi konuşurdu. Bu ödül anekdotunu birkaç kez kendisinden dinlediğimi hatırlarım.

“Bu ödül verme işi son zamanlarda moda oldu. Seni çağrırlar, ne mühim adam olduğunu söylerler. Seni övüp göklere çıkarırlar. Sonra da eline bir tahta parçası verip siktir ederler. Tahta parçasının yanına bir de zarfçık koymak akıllarından bile geçmez.”

Mapoların bu sözleri kafama kazınmıştı. Türk Bankası Sanat Ödülü başlatılacağı zaman ilk söylediğim şey şuydu: “Tahta parçasının yanında bir de zarfçık olmalı”. Ve zarfın içine iyi bir para konmuştu.

Merhum Mapolar tarizinde ne denli haklı olursa olsun, kabul edelim ki takdir edilmek, gene de insanın hoşuna gidiyor.