Yirmi aydır Lefkoşa’da konuşup üzerinde anlaşamadıkları Kıbrıs davasını Cenevre’ye taşımakla halledeceklerini sanmak çok da mantıklı değildi. Fakat kanaat şuydu:
“Kıbrıslılar geçmişteki olaylardan dolayı birbirlerine güvenmiyorlar. Türkler Rumlar’dan Rumlar Türkiye’den korkmaktadırlar. Eğer üç garantör ülke Türkiye, Yunanistan, İngiltere müzakerelere müdahil olursa kendi halklarını kendi taahütleriyle ikna etmeleri mümkündür…”
Artık “kaçlı” olduğunu bilemediğimiz konferans adlı “müzakerelerin” Cenevre’ye taşınması tabi ki bu ve benzeri kaygılardan kaynaklanan nedenlerdendi. Fakat görünen o ki başta TC’nin garantisi olmak üzere hâlâ pek çok konuda anlaşmazlık var! Bu anlaşmazlıkların Türk ve Rum tarafından kaynaklı olması önemli değildir. Önemli olan çözüm için masada harcanan çabaların bir işe yaramadığı gerçeğidir! Çünkü federal devletin henüz yapısal resmi çizilirken bile aralarında uzlaşamayan tarafların, yarın “statüsel gerçeği ile fiilen oluşacak bir federatif sistemi nasıl sağlıklı ve kavgasız gürültüsüz yürüteceklerine, doğrusu tedirginlik duymadan bakmak mümkün değildir! Kaldı ki:
GARANTİ SORUNU: Rum basınına Türkiye, çözümden sonra da en az 2 bin askerinin adada kalmasını, Erenköy’ün (Koççina) üssü olmasını istiyormuş. Artı tek yanlı müdahale ve garantide de ısrarlıymış.
Yine Rum basınına göre AB müktesebatı çerçevesindeki 4 özgürlüğün Türk vatandaşlarına da uygulanması isteği varmış. arasındaymış.
Öte yandan Yunanistan Dışişleri Bakanı Kocias Türkiye’nin garantiler konusundaki ısrarına, “Türkler için adadaki güvenlik siyasi eşitlikleridir” açıklaması ile karşı çıkarken, adada nasıl bir güvenlik sağlanacağını da şöyle açıklıyor:
Kurucu devletler kendi güvenliklerini kendi polisleriyle sağlayacaklar. Zaten kendi federal devletleri ve kantonları olacak..
Federal Polis yüzde 50 Rum ve yüzde 50 Türklerden oluşacak. Federal polis yeterli olmazsa uluslar arası polis kurulacak! (Dikkatinizi çekerim. Daha çözüm olmadan iki halk arasında çatışma olabileceği ihtimaliyle “uluslar arası polis oluşumundan bile söz ediliyor! Varın ne kadar güvenli bir federal devlet kuracağımızı bir kez daha düşünün!)
Öte yandan Anastasiadis müzakerelerle ilgili açıklama yaparken, “bugün yaşadığımız sorunların kaynağında garantörlük anlaşması yatıyor” demekte ve askeri garantörlüğün gerekmediğini eklemektedir. Adada Türk askerinin sürekli bulunmasının Rum halkı için bir tehdit oluşturduğunu Annan planına bunun için hayır dediklerini söylüyor. (Akel de Türkiye’nin garantörlüğü devam edeceği için Annan planına hayır dediydi!)
Kısaca her konuda anlaşma olsa bile ki mümkün değildir, TC’nin garantide ısrar etmesi nedeniyle Müzakereler Cenevre’de kapanır! Ancak “son” olmaz bir süre sonra yeni bir masa kurulur..
********** TARIM SEKTÖRÜNÜN REFORMA İHTİYACI VAR
Çok uzun yıllardır böylesi bir kış yaşanmadıydı. Ne bu kadar sürekli yağmurlar ne de soğuklar görüldüydü… (1947 yılında on bir gün durmadan yağdığını hatırlarım. Evimizin bir odasının toprak damında kuyu ağzı gibi büyük bir delik açıldıydı… Zor günlerdi o günler.. Kaç kez Kanlıdere taşar, Mağusa Lefkoşa yolu kapanır ne tren çalışırdı ne otomobillerle atların yahut öküzlerin çektiği arabalar..
Fakat Çiftçi köylü için yağmur her bereketti. Ektiklerini seller alıp gitse de “zarar yok” derlerdi. Yeter ki toprak doysun.” Ki her bir şeyler doyardı da Mesarya’yı doyurmak mümkün olmazdı suya! O dönemlerde ne kuraklık ne zarar ziyan ne de destek paraları vardı! Zor günlerdi o günler…
YA ŞİMDİLER. Kıbrıs yarı kurak bir adadır. Öyle dönümlerce arpa ekip de günü geldiğinde hasat yapılacağını ummak hayaldir! Bu nedenle İrsen Küçük’ün Bakanlığı döneminde Tarım Sigortası oluşturuldu. O günden beridir de ne zaman kuraklık olsa, çiftçinin fonda oluşan parası şu kadarsa kat katını da devlet ödedi çünkü Tarım Sigortasında toplanan paralar hiç yetmedi! Tıpkı Sosyal Sigortalardaki gibi! Devlet her ay açıktan milyonlarca lira katkıda bulunmasa sigortalılar ödenemez! (Geleceklerde de “Çiftçiler ve kuraklık paraları sorunları” denirken yine “zor günlerdi o günler” mi denecek?)
YENİ FASARYA: Geçtiğimiz hafta Çiftçiler Hayvancıların da desteği ile Tarım Bakanlığını ablukaya aldılardı. Çünkü geçen yıldan kalan kuraklık paralarını alamıyorlardı. İşin kısası bu kez devlette de verecek para yoktu ki versin! Bir süredir tartışmalar kavga düzeyinde sürüyordu. Devreye Maliye Bakanlığı girdi “ödemenin Genel Tarım Sigortasının borçlandırılması yöntemiyle yapılmasını istedi.
Üreticiler yasal değil dediler direnişe devam etiler ama Sayıştay bu borçlanmaya onay verdi. Fakat Genel Tarım Sigortası Başkan ve Yönetim kurulu da “bu fonun TÜK gibi sonu olur diyerek karara uymadı, Bakanlık da Başkanından bazı YK üyelerine kadar istifalarını istedi, yani istediğini yaptı! Tutun ki bu da bir ilk!
ANCAK: Ne başarıdır ne kalıcıdır ne de sorunları çözecek karardır! Önce artık tarımda köklü değişimlere gidilmesi “kooperatiflerin” mutlaka yaygınlaştırılacak genişletilmesi, üreticileri karma ziraata dönüşe de teşvik ederek devletin kamburundan çekip alacak tarım reformunun yapılması gerekir. Bu konuda söylenecek bir başka laf da yoktur!
KISACA TAKILDIĞIM: (HER İŞE KARŞI ÇIKMA HASTALIĞI!)
Ulaştırma Bakanlığı 2 bin kilogramdan ağır bazı iş araçlarının Ciklos mevkiini kullanarak su borularını Girne’ye taşımalarına geçici ve özel izin verdi, “izin yanlıştır” diyenler kıyameti kopardı! Pekala bu devasa su boruları nasıl nereden neyle taşınacaktı?
Bir devrelerde de doğaya zarar verecek iddiası ile Karpaz’a elektrik götürülmesine karşı çıkılmıştı.
Öte yandan yaşlılıklarından dolayı odunsu dallar yığınına dönüşmüş ağaçları kesmek bile yeşile kıydılar tepkilerinde protesto ediliyor!
Laf lafı açar: KKTC’nin en büyük ihracat kalemini oluşturan Mağusa limanındaki hurda demirler kanserojen tozlar falan yayıyormuş.. Pekala “çare?”
Kısaca: En safından su katılmamış “şikâyetler toplumu” olduk. Oysa STÖ’lerinin de görevidir hem devletle ilişki kurmak hem öneri sunmak.. Bu yolu denemeden “devleti kıyasıya eleştirip “önlem alsın” demek, çok kolay ve ucuz bir muhalefet yçntemi olmaktadır!
































