Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Garantiler Olayı Büyüyor!

Rum tarafı şefkatli baba rolünü oynamaya çalışıyor. “Bitsin artık bu ayrılık gayrılık” diyor. Ve Kuzey’den de üfürüldükçe şişen egolarını, alçakgönüllü oluş gösterisinde kamufle etmeye çalışarak  asıl konuya geliyor: “Ne demek Türkiye’nin garantörlüğü!  Hem de çözüm olması halinde Yunanistan’ın garantörlükten vazgeçeceğini açıklamasına karşın!.”

       Bu konuda laf ebeliğine  soyunanlardan birisi de Annan planı müzakerecilerinden Hristofyas! Hani Talat’ın karşısındaki müzakereci! Sanıldıydı ki iki sol partinin  Cumhurbaşkanları bir araya geldiklerinde çözümü sağlayacaklardı! (Gerçekte referanduma götürme başarısını gösterdilerdi de bizzat Hristofyas’ın kendisi “hayırcı” çıkmıştı, o kadar hayırsızdı!)

       İşte bu  Akel’li Hristofyas Geçtiğimiz günlerde BBC’ye açıklamalarda bulundu. Çözüm olursa Yunanistan’nın garantörlükten vazgeçeceğini, hem BM’ler hem de AB üyesi olunacak bir çözüm aşamasında yarım asır öncesi hataların tekrarlanmayacağını, Kıbrıslıların kendi kendilerini yönetme erkine sahip olduklarını söyledi. Fakat Türk halkının neden Türkiye’nin garantörlüğünü ısrarla istediği konusunda her hangi bir görüş ortaya koymadı.

       NEDEN ÖNEMLİ: Konu çiğnendikçe şekeri yitmiş sakız gibi tadını kaybetmiş de olsa güncelliği ile önemini kaybetmiyor. Çünkü:               Eğer başarılırsa nasıl bir çözüm olacağını henüz tüm detayları ile bilmiyoruz ama Sn. Akıncı ve arkadaşları istedikleri kadar “siyasi eşitliğe dayalı, iki bölgeli, iki Kurucu Devletten oluşan bir Federal sistem olacağını söylesinler; Kuzey’de en az 80 bin Rum nüfusun yerleşim hakkı bulacağı hatta şu kadarının seçimlerde oy hakkına sahip  olacağı, artı AB müktesebatının vazgeçilmezi olan 4 özgürlük hakkının kullanılacağı artık üstünün örtülüp gizlenilmesi mümkün olmayan çözüm donelerinden sadece bir kaçıdır! Kaldı ki siyasi eşitlik de söz konusu değil, çünkü  dönüşümlü Başkanlık olmayacak?”

       YENİ GÖRÜŞMELER: 12 Ocak’ta Cenevre’de Erdoğan’la Çipras görüşmesi öncesinde “önemlidir” dediğimiz bu “garantiler ve güvenlik” sorunu konusunda Türk ve  Yunanlı yetkililer arasında bir diyalog başlatılacakmış, hazırlıklar da yapılıyormuş.  Ancak bu haber verilirken Türkiye’nin garantilerin kaldırılmasını askerinin çekilmesini kabul etmediği de özellikle belirtiliyor..

       RUM MUHALEFETİ: KKTC’de oluşturmayı başaramadığımız Rum Ulusal Konsey’i Cenevre müzakereleri öncesinde toplanmış ki mesela EOKA’nın devamı ELAM, “artık biz Ulusal Konsey’e katılmayacağız” diyor! DİKO başkanı Papadopulos da Anastasiadis’i kıyasıya eleştiriyor. Hangi nedenden dolayı  bilir misiniz? Rum tarafının 5’li konferansı kabul etmesi ve bunun için Cenevre’ye gidilecek olması!

       Yani Rum’un çitası o kadar yüksek! Egoları patladı patlayacak! Az biraz daha “siz Türkiye’yi düşürün yakanızdan, biz sizin güvenliğinizi sağlarız” da diyecekler! Çok kalmadı göreceğiz..


       YAPISAL VE SENDİKAL KUSURLAR DEVAMINDA…

       Uzun yıllar “İngiliz ve sonraları Rum kaynaklı toplumsal sorunlarla  cebelleştik!”  Kendi içimizde siyaset üretiyor, liderler saflarında “ben sen o” kavgaları yapıyorduk ama ikide birde bünyemizi kaşıyıp  kanatmıyorduk!

       Tabi çok partili demokratik düzene geçmek, sendikalaşmak, “asker ve liderler egemenliğinden” çıkıp sivilleşirken örgütlenmek  kısaca devlet olmak farklı bir “Türk halkı” yaratacaktı, öyle oldu. Olalı beridir de bu “devleti” sindiremedik!

       Önce “Türkiye’nin icazetinde olduğu için” dedik! Sonra “Denktaş”ın devleti olduğu” için!  Ardından UBP iktidarlarının,  CTP koalisyonlarının devleti olduğu için!..”

       Oysa Anayasamızı da yaptıktı dünya kadar seçim de! Bir o kadar “yasa” yasalar kadar değiştirilenleri! Ne yapmışsak devlete işlerlik  ve düzenli süreklilik kazandıramadık! Sonunda gözlerimizi “Güney’deki Rum halkı ile oluşturacağımız bir federasyona diktik, umutlarımızı da “belki bu kez sahibi olamadığımız devlet erkini Rum’la oluşturacağımız devlette buluruz” siyasetinin müzakereler safhasına soktuk!

       NEDEN AMA: Güney “Başkanlık sistemi” ile yönetiliyor. Fakat hem “ulus bilinci” hem  de o bilinci tümden paylaşırken yönetime  “Ulusal Konsey”le katılan   zıt güçler dengesi kuruyor.

       Dolayısıyle Ulusal Konsey’in kararları Cumhurbaşkanı Anastasiadis’in üzerinde olmakta, öyle de olunca bizdeki gibi sırf iktidardaki UBP-DP koalisyon hükümetine misilleme yapmak için uyduruk nedenlerle “sivil itaatsizlik” icat etmemektedirler!

        “Sendikal Platform” tutun ki toplumun tüm kesimlerini temsil etmese de siyasi ve ekonomik görüşlerin örtüşmesinden oluşan yasal bir örgütlenmedir ve hükümeti “devleti yönetememekle” suçlamaktadır. Pekala ama bu devletin sorunu “yarım saatlik mesai farkı  ile kış saatine dönmemekten mi ibarettir?

       MESELA: Bu “devletin” masada tartışılan TC’nin garantiler sorunu yok mudur? (Var mı Sendikalar Platformundan bu konuda her hangi bir açıklama işiten?)                                               Daha geçen gün Kandil tatili nedeniyle yine alıveriş yapmak için  Güney’e on binlerce Türk geçtiydi! (KKTC ekonomisini olumsuz etkileyen böylesi bir ekonomik sorun karşısında SP’ın hiç tepki verdiği görüldü mü?)

       Olası bir çözümde Kuzey’in  tümden statü değiştireceği, Rum halkı tarafından delinebileceği, Karpaz’ın Güzelyurt’un verilebileceği haberleri salınıyor. (Örgütlü etkinliği ile gücü kanıtlı sendikal platformun  var mı  bu konulardaki görüşlerini bilen?) Vesaire…

       Keşke KKTC’nin varlık savaşımı TC ayarlı saat uygulaması ile  bazı Bakanların  kellesini istemekten ibaret olsaydı! Asıl sorun STÖ’leri tarafından sahip çıkılmayan “devlet” gerçeğidir.. Ki grevler de “yazık ki o devleti var etmek için değil, yıkıp yerine federal sistemi oturtmak için sürdürülmektedir!


       KISACA TAKILDIĞIM: (SU AKAR TÜRK BAKAR!)

       Türkiye ile dalaşmak uğruna kaybetlerimizin çetelesini tutmadım  ama her halde “sandığımızdan” daha fazla olmalıdırlar. Ki hâlâ   “devletin kamburunda zararlar” hanesine  kazınırken “özelleştirilemeyen kurumlar gibi.. TC ile yapılan protokoller gereği hâlâ yapılmayan reformlar gibi..

       Hele su! Türkiye’den hem de denizin altından dört yılda geldi, deniz derya gibi daha şimdiden  yirmi milyon metre küplük bir gölet oluşturdu ama “tarıma anca iki yıl sonra su verilebilecek!”  Çünkü alt yapısı yok. Olması için o da Türkiye’ye havale edildi!  Kaldı ki çeşmelerden akan suyu da içemiyoruz her gün ekstradan geçmişte olduğu gibi bidonlarla suya avuç avuç para ödüyoruz! İşte biz ayni zamanda öyle bir devletiz!