“Mutlu olmak için çok şeye sahip olmanın gerekmediği zamanlarda çocuktum. Şimdi insanlar, başkalarının sahip olduğu şeyler yüzünden inanılmaz mutsuz” diye gayet derinden başlıyor hikayesini anlatmaya. Evet, o bir futbol adamı ama bana sorarsanız bir yanıyla da tam bir modern çağ filozofu. Alkışı duymuş, ihaneti görmüş, sesi de olmuş, sessizliği de ama hep ekmeğini bölmüş de yemiş. Futbolu da, yeşil sahaları da, insanları da çok sevmiş… Hele de laf Türkiye’ye, İstanbul’a geldiğinde inanın içi titriyor. Öylesine vurgun bize, ülkemize… Belki Beşiktaş’ı şampiyon yapamadı ama burada geçirdiği iki yılda futbol dünyamıza tarzıyla, tavrıyla imzasını attı. Şimdilerde Premier Lig’de formasını giydiği West Ham’da zirve mücadelesi veriyor. Slaven Bilic’le Londra’nın güneşli ama buz gibi bir öğleden sonrasında futbolu, kazanmayı, İstanbul’u, Londra’yı sözün özü hayatı konuştuk. Onu dinlerken kulağıma şimdiye kadar hep beylik bir lafmış gibi gelen “futbol asla sadece futbol değildir” sözünün ne kadar doğru olduğu anladım. Umarım siz de hayatını futbola adamış bir adamla, Bilic’le yaptığımız sohbetten aynı tadı alırsınız…
*Ne yalan söyleyeyim tırsa tırsa geldim buraya…
– Neden, rakip takımdan mısın (gülüyor)?
*Vaaaay daha ilk dakikadan başladık galiba holiganlığa…
– Şaka bir yana, neden korkuyorsun ki?
*Ne bileyim, fotoğraflarda o kadar sert bakıyorsun ki… Ama gördüğüm kadarıyla korkulacak bir durum da yokmuş!
– Ben olsam yine de o kadar emin olmazdım (kahkahalar).
*Peki senin kafanda Türkiye’ye gelmeden önce bizim oralarla ilgili nasıl bir intiba vardı?
– Dürüst olmak gerekirse, futbol maçları ve medyadaki görüntüleri izleyince Türkler’in çılgın ve asabi olduklarını düşünmüş, çekinmiştim. Aslında bu sadece benim değil, Avrupa’da yaşayan hemen hemen herkesin hissettiği bir durum. Fakat İstanbul’a gelince ne kadar sakin olduğunuzu fark ettim. Bilemiyorum, belki dini inançlarından, belki de başka nedenlerden dolayı Türkler adeta Nirvana’ya ulaşmış gibiler… Ya da sürekli çay içtiğiniz için bu kadar sakinsiniz (gülüyor).
*Neremiz sakin yahu! Hiç maça da mı gitmedin?
– (Gülüyor) Ben bireysel dinginlikten bahsediyorum. Kalabalıklara karışınca elbette durum değişiyor ama bu yalnız size özgü bir durum değil, tüm milletler için geçerli. Tek tek baktığında Türkler, gerçekten son derece pozitif ve sakin insanlar…
TÜRK KAHVALTILARININ LEZZETİ HÂLÂ DAMAĞIMDA
*Biraz fazla duygusalız galiba…
– Ne güzel işte! İnsan dediğin zaten duygusal olmalı. Yoksa robottan ne farkımız kalır ki! Bu arada birçok açıdan Türkler, inanılmaz derecede Hırvatlar’a benziyorlar. Ya sınırsız mutlular ya da ölesiye üzüntülü.
*İstanbul’u özlemiş gibi bir halin var…
– Özlemez olur muyum? Ama şehirden çok oradaki dostlarımı ve anılarımı özlüyorum! Fakat bundan sakın İngiltere’yi sevmiyorum anlamını çıkarmaya kalkma.
*Dostların dışında en çok neler burnunda tütüyor?
– Yaşadığım semti ve oradaki günlük rutinimi çok seviyordum. Beşiktaş’ı, İkinci Köprü’yü, Kandilli’deki Big Chefs’i, İstinye Park’taki Gigi’yi, havasını, köpeğimi gezdirdiğim parkı özlemedim dersem yalan olur. Haa bir de unutmadan, Türk kahvaltılarının lezzeti hâlâ damağımda. Tabii tek bir şey söyleyerek mantıksızlık yapamam, insan nasıl evini severse ben de öyle içindeki her şeyiyle seviyorum Türkiye’yi.
*Kahvaltıyı özlediğini bilseydim sucuk, pastırma falan getirirdim sana…
– Ah o kahvaltılar… Bir tane omlet istiyorsun, adam önüne krallara layık sofra kuruyor. Envai çeşit peynir, domates, ekmek, salam, sucuk ne ararsan var masada. Her şeyi getiriyorlar ama bir tek sipariş ettiğin omlet asla gelmiyor (kahkahalar).
*Eğer Türkiye’den tekrar bir teklif alırsan, tepkin ne olur?
– Eğer, eğer, eğer… Ben “eğer”li cümleler kuran ve bu şekilde düşünerek yaşayan bir adam değilim.
CİDDİ MESELELERDE “EĞER”LERE FAZLA YER YOK
*Niye bu kadar gıcıksın “eğer”lere?
– Sonuçta “eğer” diye bir cümleye başlıyorsan, hayallerden bahsediyorsun demektir. Motive olmak için bu iyi bir yol olsa da, sadece hayallere takılı kalırsanız durum tehlikeli bir hâl alır. Ciddi meselelerde “eğer”lere fazla yer olduğuna inanmıyorum.
*O zaman hayalleri bırakalım da, biyografine dönelim…
– Ne yapacaksın şimdi biyografimi, kitap yazmaya gelmedin herhalde!
*Yahu spor sayfası için röportaj yapmıyoruz…
– Haydi öyle olsun bakalım…
*Çocukluğunla başlayalım o halde…
– O günler aklıma geldikçe hep gülümserim. Mutlu olmak için çok şeye sahip olmanın gerekmediği zamanlarda çocuktum ben. Şimdiki gibi değil! Bugün insanlar, başkalarının sahip olup, kendilerinde olmayanlar yüzünden inanılmaz mutsuzlar. Bizim de pek bir şeyimiz yoktu. Zaten o günlerin Yugoslavya’sında neredeyse kimse zengin değildi. Annem, babam, kardeşim, büyükannem ve ben kooperatif bloklarında yaşıyorduk. Ne yüzme havuzuna ücret öderdik, ne basketbol sahasına. Belki de bunlar mutlu bir çocukluk geçirmemin nedenleriydi, çünkü hep birilerinin bizi sevip kolladığına inanmıştım.
*Biraz annenden, babandan söz edelim mi?
– Babam iktisat profesörüydü. Ailesiz büyümüş, sürekli tek başına mücadele vermiş, iyi eğitimli, gerçekten özel bir adamdı. Tam bir futbol hastasıydı, daha küçücükken beni alır maçlara götürürdü. Maalesef 3 yıl önce kaybettik kendisini… Annemse coğrafya ve biyoloji öğretmeniydi. Anlayacağın fazla paramız yoktu ama eğitim açısından çok zengindik. Tek cümleyle özetlersem, çocukluğum okuldan ve futboldan ibaretti.
*Fikret Orman seni yeni stadın açılışına davet etti mi peki?
– Evet kendisinden davet aldım ve vaktim olursa mutlaka geleceğim İstanbul’a.
*Euro 2008 öncesi Rawbau grubuyla Hırvatistan Milli Takımı için bir şarkı yapmıştın. Anlaşılan müziğe karşı özel bir ilgin var. Bizimkilerden dinlediğin var mı peki?
– Duman çok iyi gruptur. İstanbul’dayken bol bol dinlerdim.
*Peki son olarak Türk kadınlarının sana olan ilgisine ne diyorsun? Seninle röportaj yapmaya geldiğimi duyan kızlar resmen çığlıklar attılar…
– Evet, evet eminim öyledir. Kadınlara saygım sonsuz ama futbol onlardan daha güzel (kahkahalar)…
































