Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Futbol 2

Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nde herkes bilir ki, futbolda dışa açılım için sadece iki kapı vardır. Bunlardan biri güneyde Kıbrıs Futbol Birliği, diğeri ise Kuzey’de Türkiye Futbol Federasyonu’dur.
Bu iki kapıdan birinden geçmedikçe dış temas yapılmasının olanağı olmadığı yıllarca edinilen tecrübe ile sabittir.
Kıbrıs Türk futbolu yıllardır içe dönük yapısı olmasına karşın, gelişmiş artık kabına sığmaz duruma gelmiştir. Dış temassız geçen zaman sonucu futbolda dünyadan kopuk üç nesil kaybettik. Gelinen nokta da üçüncü nesli de öncekiler gibi dış temassızlığa mahkum etmek pek de mantık dahilinde değildir. “Ambargo”yu kırmak için son on yıldır çok efor sarf edilmiştir. Ancak dünyaya açılmak için de yukarıda bahsettiğim iki kapıdan başka çıkış yolu bulunamamıştır.
Kuzey kapısı yıllarca denenmiştir. Geçen yıllar içerisinde, bir iki kulüp başkanının inisiyatif alarak yapılmasını sağladıkları münferit müsabakaların dışında Türkiye üzerinden beklenen bağlantı sağlanamamıştır. Yıllarca “UEFA’nın izni olmadan olmaz. Yoksa ceza alırız” diyerek dostluk müsabakası yapılmasına bile cesaret edilememiştir. Ne var ki bu esnada Türkiyeli takımlar Rum takımları ile hem Türkiye’de hem de Güney Kıbrıs’ta resmi müsabakalar yapmışlardır.
Kıbrıslı Türkler bu müsabakalarda hep seyirci oldu. Bir gün hatırlanacağını umarak sabretti. Sonra bir gün, özellikle Mağusa Türk Gücü yıldız takımının İzmir’de davet edildikleri bir turnuvaya kabul edilmemeleri ile sabırlar tamamen tükendi. Balon şişmişti artık. Ya gazı alınacak ya da patlayacaktı. Kuzey kapısı sıkı sıkı kapalıydı. Gazın buradan alınmasının mümkünatının olmadığı tecrübe ile sabitti. Bu durumda yapılması gereken diğer kapıya yönelmekti. Öyle de yapıldı.
Geçen hafta Zürih’te FIFA ve UEFA başkanlarının da bulunduğu bir toplantıda bu konuda bir başlangıç yapıldı. Bu toplantının sonuçları bana göre beklentinin altında çıksa da, bir yerden başlanması adına olumludur. Temasın ve ısrarın faydası olduğu kanaatindeyim.
Kaldı ki bu anlaşma değerli gazeteci Ali Tekman’ın tabiri ile bir çerçeve anlaşmasıdır ve ancak iki tarafın genel kurulunun onayı ile yürürlüğe gireceği malumdur. Yani son noktayı futbolda sıkıntıyı çeken kulüpler koyacaktır.
En büyük handikap siyasilerin bu olaydan malzeme çıkarmaya çalışmasıdır. Oysa FIFA ve UEFA’nın temel ilkeleri siyasetin asla Futbola karışmaması üzerinedir. Futbolun patronları, siyasetçilerin telkinleri ile hareket eden üyelerine geçmişte bu yönde ciddi cezalar vermişlerdir. Bu sebepten olacaktır ki bu anlaşmanın nihai çözüme kadar geçerli olduğu ve çözüm sırasında emsal olamayacağı da vurgulanmıştır. Bu madde siyasilerin olumlu ya da olumsuz söylemlerle olaya müdahil olmasını gereksiz kılmaktadır. Alınacak ve uygulanacak karar FUTBOLun nihai kararı olmalıdır.
Çerçeve anlaşması artık kulüplerin onayına sunulacaktır. Ekonomik olarak yıkılmaya yüz tutmuş camialar, olayı siyasetin baskısından uzak değerlendirirlerse “Flu” olan fotoğraf daha da net ortaya çıkacaktır. Kaldı ki flu kalsa ne olur? Bizim Futbolun daha önce hiç fotoğrafı yoktu ki ?
Sertoğlu ve arkadaşları her yolu aradı. Işığı gördüğü yerden dünya ile bütünleşme yolunu gösterdi. Artık söz kulüp yöneticilerinde. Ya bu yoldan gidecekler ya da karanlıkta dövünmeye devam edecekler. Bundan sonrasını kendileri bilirler…

ANLAYAMADIKLARIM
Geçen hafta Mağusa’da yaşanan olaylar sırasında medyamızdaki yazılım tarzını hiç anlayamadım. Gerçektende olayların hemen hemen her gazetede “Ülkücüler-Kürtler” arasında olduğunu yazmaları bana tuhaf geldi. Gruplardan birinin siyasal eğilimi yazılırken diğerinin milliyeti ön plana çıkarılmıştı. Sanırım “Ülkücüler” denilerek Türklerin tamamının hadiseleri onaylamadığı vurgulanırken aynı hassasiyet Kürtler için gösterilmemiştir. Ya da madalyona tersten bakarsak, Kürt milli kimliği tanımlanırken, Ülkücüler alt kimlikle gösterilmiştir. Bu neden yapılmıştır? Anlayamadım…

Dünya ve biz
Rusya dünya enerji kaynaklarının yerlerini elli yıl önceden keşfetmiş.
Amerika uzaydan düşebilecek dev meteorlara karşı savunma planı yapmış
Almanya uçabilen yüzebilen ve karada gidebilen otomobilin proto tipini hazırlamış.
Hindistan Mars’a insansız uzay aracı yollamış.
Çin, Birleşmiş milletler insan hakları komisyonuna seçilmek için atağa geçmiş.
Ürdün, Orta Doğu’nun yeni finans ülkesi olmak için yatırımlara başlamış.
Bütün dünyada bu işler olup biterken Türkiye’de türbanla Meclise girmek demokratikleşme adımı olarak kabul gördü. Hanımların pantolon giyerek meclise girebilmelerinin tartışılması da buna bonus olarak eklendi. Şimdi de kızlarla erkeklerin aynı evde kalışları tartışılıyor.
Bize gelince. Bizde gündem askerlik süresi. Malum Türkiye de düştü ya… burada da düşmeli. Oysa bu ne hükümet partilerinin seçim bildirgelerinde vardı, ne de hükümet programında… Anlayacağınız bizimkiler de spontan suni gündem peşinde…
Hani bir söz vardı… “Eller aya biz yaya” diye. O misalden…

Geçen haftaki yazımda adı geçenlerden yorum geldi
Geçen hafta toplum yararına çalışan iki değerli insanımızın temsil ettikleri gruplarla Maraş hakkında farklı düşünceler öne sürdüğünü, orta yolun bulunması için bir araya getirilmeleri gerektiğini belirten yazı yazmıştım. Sayın Taner Derviş ve Sayın Okan Dağlı’dan birer yanıt geldi. Yorumsuz yayımlıyorum…

Taner Derviş:
Öncelikle, ana hedefim Kıbrıs Türk halkının kolektif mülkiyetinde olan Kapalı Maraş’ın statüsünü ve mülkiyet haklarını uluslararası platformda, uluslararası hukuk temelinde savunmaktır. Bu bağlamda kamuoyunda yer alan iddia, açıklama ve argümanlarımın hedefi Kıbrıs Türk halkının Kapalı Maraş’taki mülkiyet haklarını savunma kapasitesini kaybetmiş olan siyasi iradedir.
Diğer taraftan, ülke genelinde ayrı görüşte olduğum herhangi bir kesime ve özellikle de Mağusa İnisiyatifi’ne karşı bir eylem ve cepheleşme içinde olmadığımı vurgulamak isterim. Önemli olan karşı olmak yerine Kapalı Maraş’taki kolektif mülkiyet haklarımız üzerinde ülke genelinde mutabakat sağlayıp uluslararası platformda sivil inisiyatif ile Kıbrıs Türk halkının haklarını kararlı ve ısrarlı bir şekilde savunmaktır.
Öncelikli hedefim içte bilgilendirme ve mutabakat, dışta ise girişim ve güçlü savunma olmakla birlikte, gerek ülke içinde gerekse ülke dışında ve uluslararası platformda farklı görüşte olanlarla Kapalı Maraş konusunu tartışmaya da her zaman hazır olduğumu ifade etmek isterim.

Taner Derviş
Vakıflar İdaresi eski Genel Müdürü

Dr. Okan Dağlı:
Maraş konusunda mülkiyet olgusunu uluslararası hukuku göz ardı ederek incelememiz mümkün değildir. Son yüzyılda Maraş’taki mülkiyetin gelişimi ve 1960 yılından itibaren de Maraş’ın imarı gözle görülür bir hale gelmiştir. Gerek 1960 Cumhuriyeti’nden önce Kıbrıslı Türklerin vakıf konularına bakan önemli kişileri bünyesinde barındırdığını gerekse 1960 Cumhuriyeti’nden sonra kurulan Cemaat Meclisi’nde oluşan kabinede özellikle Evkaf Bakanlığı’nın bulunması, Kıbrıslı Türklerin tarihsel süreçte mülkiyete ve vakıf mallarına ne kadar önem verdiğini bize göstermektedir.
1960 yılından sonra yabancı yatırımlara da açılan Maraş, ortaklık Cumhuriyeti’nin iki Meclisinden bir olan Cemaat Meclisi’nin bilgisi dahilinde imar edilmiştir. Cemaat Meclisi Başkanı ve kabinedeki Evkaf Bakanı (Üyesi) de o günlerin en önemli hukukçularındandır. İki hukukçu da Barrister at Law olup mesleklerin zirvesinde politikaya girmişlerdir. Meclis Başkanı Rauf Denktaş, Evkaf Bakanı da Osman Mehmet’tir. Hal böyle iken mülkiyet haklarına ve vakıf mallarına halel gelmesini düşünmek mümkün mü? Maraş’ın Evkaf(Vakıf) mülkiyetinde iken yabancı yatırımcılara ve Kıbrıslı Rumların imarına açılması gözden kaçmış olabilir mi? Kıbrıslı Rumlara 1 dönüm mal satanların vatan haini sayıldığı ve bunu çoğu kez canı ile ödediği o günlerde on binlerce dönümlük Maraş’ın gözden kaçtığına inanmak mümkün mü?
Bir diğer nokta son 10 yıldan fazladır dillendiren Maraş’ın tapu kayıtları ve Vakıf mülkiyeti olduğuna dair açılan davalarda G. Mağusa Kaza Mahkemesi dışında kazanılmış bir dava var mıdır? Halbuki bu süreçte Maraşlı Kıbrıslı Rumların, Uluslararası Hukuk’ta, AİHM’de kazanılan davaları mevcuttur. Burada yapılan savunmalarda niye başarı kazanılmamıştır? Maraş’ın yasal sahiplerine devri konusunda yine Uluslararası Hukuk sayılan BM Güvenlik Konseyi’nin 550 Sayılı kararı ortada dururken mücadelenin uzun yıllardır G. Mağusa Kaza Mahkemesi kararının ötesine taşınamaması sizce ne anlam ifade etmektedir?
Son olarak 1878 yılında adanın İngiltere’ye devri (kiralanması yada tahsisi) yapılırken Kıbrıs’taki Egemen Osmanlı İmparatorluğu’nun (mülkünün) Hükümdarı Sultan Abdülhamit’in 1 Temmuz 1878’te adada otoriteye gönderdiği fermandaki vakıf mülkleri ile ilgili ifadeleri çok açıktır:
“… Adada mevcut miri ve vakıf (evkaf) arazileri serbest biçimde satılıp, kiraya verilsin ve buralardan elde edilen nakit İmparatorluk vergilerine dahil edilsin… Yüksek İmparatorluk İradesi’yle hazırlanmış fermana uygun hareket etmeniz siz yukarıda adı geçen Vali, Mutasarrif, Naib, Mufti ve diğerlerine hükümetin subaylarına adanın geçici idaresini devretmek için gerekli şekilde hareket etmeniz ve benim iznime aykırı olarak hiçbir icraat ya da fiilde bulunmamanız emredilir.”
Bin iki yüz doksan beş yılı, üç Jemadhi-ul-akhir’de (Cemaziyülahır) yazılmıştır. (1 Temmuz 1878)