Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe YazarlarıSürmanşet

Fuat Ortadan Kayboluyor

1983 yılı Sonbaharında Kuzey İrlanda’nın Katoliklerin Derry, Protestanların Londonderry adı ile andıkları kente davet edilmiştim. İrlanda’nın havarisi kabul edilen Aziz Patrick’in o ülkede Hristyanlığı yaymasının 1500. yılı münasebetiyle Derry kentinde uluslararası bir konferans organize etmişlerdi. O konferansta ben de John Milton’un “Paradise Lost” (Kayıp Cennet) adından mülhem “The Lost Paradise” (Kaybolmuş Cennet) adlı bir tebliğ sunmuştum.

Kıbrıs’tan Belfast’a direkt uçuş olmadığı için İrlanda’ya Londra üstünden gitmek zorundaydım. Bu nedenle birkaç gün giderken birkaç gün de dönerken Londra’da kalmıştım.

1960’larda Londra’dayken tanıdığım arkadaşlardan bazıları ile buluşup görüşme fırsatı bulmuştum. Arkadaşlardan bazıları esrarlı bir havayla bana Fuat Fegan’ı soruyorlardı. “Son zamanlarda haberleştiniz mi?”, “En son ne zaman görüştünüz?” gibi sorular. Fuat’la Londra’da buluştuğumuz zamanlarda birlikte konsere gittiğimizi bildikleri için bu sorular bana normal gelmişti. Ancak aynı mealdeki sorular çoğalınca kuşkulanmaya başladım.

Güvendiğim bir arkadaşa bu soruların hikmetini sordum. O da bana Fuat’ın kaybolduğunu söyledi. Bir toplantıya katılmak üzere Almanya’ya gitmiş ve bir daha ondan haber alınmamış. Karısı Lâtife Hanım onu arıyormuş. Arkadaşlar bunu gizli tutmaya çalışıyorlarmış.

Niye gizli tutulduğuna bir anlam veremedim ama ben kararımı vermiştim. Fuat öldürülmüş olmalıydı. Benim tanıdığım Fuat, karısıyla sorun yaşasa bile çocuğunu terk edip bir yerlerde saklanmazdı.

Kim öldürmüş olabilirdi? Kıvılcımlıcıları düşman bellemiş sol hiziplerden biri ya da Kıvılcımlıcı hiziplerden biri. Ne var ki aradan dört-beş ay geçmiş olmasına rağmen cesedinin bulunmamış olması daha usta eller tarafından öldürüldüğüne işaret ediyordu. O da istihbarat teşkilâtlarından birinin üyelerini akla getiriyordu.

Lâtife Fegan’ın kitabını okuduğum birkaç ay öncesine kadar bu kanaatimi korudum. Ne var ki Lâtife’nin “Yazmasaydım Olmazdı” adlı kitabını okuyunca fikrim değişti ve Fuat’ın intihar ettiğine karar verdim. Yazar bu durumu kitabında gayet inandırıcı bir şekilde dile getirmektedir. Ortaya koyduğu delilleri, mantıklı ve son derece gerçekçi buldum.

Anılarını anlattığı ve roman tadında okunan kitabında Lâtife, kendi yaşam öyküsünü anlatırken Sol’un hastalıklarını da gözler önüne seriyor ve gerçekten de kitap yazılması şart olan bir eser olarak karşımıza çıkıyor. Bu nedenle solculuk tarihine meraklı her Kıbrıslı aydının okuması gereken bir kitap olduğuna inanıyorum.

Kitapta gayet güzel anlatıldığı gibi Fuat ile Lâtife, karı koca hayatlarını Kıvılcımlı’ya adamışlardı. Kıvılcımlı öldükten sonra da onun mirasıyla cebelleşmek zorunda kalmışlardı. “İki çuval” belgenin İstanbul’dan Kıbrıs’a, buradan Stockholm’a oradan da Hollanda’ya gidişinin hikâyesi kitabın sonundaki ekte detaylı bir biçimde anlatılmaktadır. Bu belgelerin Hollanda’daki Uluslararası Sosyal Tarih Enstitüsü’ne ulaştırılmasında Lâtife’nin büyük fedkârlığı ve yoğun çabası olmuştu. Gerçi ben bu hikâyeyi, kitap yayınlanmadan önce bir yerlerde okumuştum. Ama nerede okuduğunu anımsamıyorum.

İstanbul’a bir gidişimde, baktım, Fuat Osmanlıca öğrenmeye çalışıyor. “Osmanlıca senin neyine?” diye sordum. “Üstadın notları eski Türkçe yazılmış. Onları okuyup Latin alfabesiyle basmamız gerekir” dedi. Ve dediğini yaptı.

Osmanlıca yazılmış el yazılarını okudu, onları daktilosu ile Latin harflerine aktardı ve kitaplar onun sayesinde su yüzüne çıkmış oldu. Karı koca Feganlar olmasaydı bu belgelerin çoğu çarçur edilip kaybolacaktı. Başkalarının elinde kalan bazı belgelerin yok olduğu gibi.

Ve gönüllü olarak bütün bu işleri yaparlarken ne biri ne de öteki ön plana çıkmaya çalışmadılar. En azından benim gözlemim o yönde.

Lâtife’yi nasıl tanıdığımı anımsıyorum da Fuat’ı anımsamıyorum. Bir gün Fuat, yanında bir kadınla Ankara’ya çıkageldi. “Bu benim eşim” dedi. Tandoğan Meydanı yakınlarında bir işleri vardı. Onu hallettikten sonra günü birlikte geçirdik. Akşama da İstanbul’a döndüler.

Fuat’ın babasıyla çok alışverişimiz oldu ama Fuat’ı oradan hatırlamıyorum. Spiro diye bildiğimiz bölgede annemin babasından kendisine miras kalan birkaç dönümlük bir tarlası vardı. Spiro, Bodamya ile Aysozomeno arasında Yalya deresinin batı kıyısında bir yerdi. Bizim tarlanın üst başında Lefgaridi olarak bildiğimiz Fuat’ın babasının bahçesi ve su motoru vardı. Biz Bodamyalıydık Lefgaridi ise Aysozomenolu.

Biz Lefgaridi’den su satın alır ve tarlaya çocukluğumda pamuk, daha sonra da patates ekerdik. Bütün bir köyün, Türklerin ve Rumların, aynı zamanda pamuk ekmekten vaz geçip patates ekimine başlamış olmalarını hala anlamış değilim.

Fuat’ı İstanbul’da tanımış olmalıyım. İstanbul’da iki köylüm iki de yeğenim vardı. Mustafa Alanya ile Hasan Ali Kali köylülerim, biri birinci öteki de ikinci yeğenim olan ve ikisinin de adı İbrahim olan yeğenlerim ise Lurucinalıydı. Daha sonra bunlara Fuat da katıldı. Fuat’la ortak ilgi alanlarımız daha çok olduğu için aramızdaki arkadaşlık bağı, ötekilerden daha sıkıydı. Her halükârda İstanbul’a gittiğim zamanlarda bu kişilerden biri beni kaldığı yerde sıtır ederdi.