Baştan söyleyeyim bu yazının konusu “Su” konusunda Ankara ile gelinen noktada birine destek vermek ya da Ankara’yı eleştirmek değildir. Gelinen noktada eleştiriler ya da destekler günlük köşe yazarları ve yorumcular tarafından zaten yapılıyor. Ben de elbet kendi fikrim olgunlaştığında, bunu gerek duyarsam yazıya dökeceğim.
Peki o zaman bu yazı neyi konu alıyor ? Merak eden bir okusun…
.jpg)
Su konusunda ki gelişmelerden dolayı başka yerde yaşayan insanlar bize gülüyorlar mıdır bilemem ama bizim artık toplum olarak sinirlerimizin acayip bozulduğu kesindir. Her sinirlerimiz bozulduğunda yaptığımız gibi de kendimize günah keçisi arayıp, ona yüklenmemiz ise kronik hastalığımızdır.
Bu olayda da hedef adam Birikim Özgür oldu. Oysa hepimiz biliyoruz ki Sayın Özgür, Sayın Talat ve Sayın Kalyoncu’nun baştan kabul etmediği bir belgeyi asla ve katta alıp gelmez. Yani ortada bir kabul görmesi gereken bir belge varsa mutlaka iki patrona sorar, olur alır, sonra alır gelir. Bunun böyle olduğunu standart zekâya sahip herkes kabul eder. Bu realite ortadayken ikinci defadır ki Sayın Özgür, Ankara dönüşünde tamamen kendi münferit anlaşmasını yapmış gibi karşılanıyor ve adeta hedefe savunmasız oturtuluyor. Öyle bir manevra yapılıyor ki Sayın Birikim Özgür, adada itibarsızlaştırılmaya, Ankara’da ise prestijsiz bırakılmaya çalışılıyor.
O da bu baskılar altında Su işi yanında elektriğinde kablo ile gelmesi önerisine destek atan bir açıklama yapıyor. İp iyice geriliyor.
Bu koşullar altında Maliye Bakanı Birikim Özgür’ün Ankara’ya su işini bitirmeye gitmişken elektrik hattı da de istemesi bana eski bir Nasrettin Hoca fıkrasını anımsattı.
Hikâyeyi bilirsiniz. Timurlenk Anadolu’yu işgal eder. Bu işgalden Nasrettin Hoca’nın köyü de etkilenir. Ancak köy fakirdir. Timur’sa okkalı vergi istemektedir. Fukaralıktan yeterince vergi toplanamayınca, Timur’da bir fili köye bırakır ve “Mademki gerekli vergiyi veremiyorsunuz, bu file beş yıl bakacaksınız" der, çeker gider.
Köylü kabul Timur’un emrini tartışmasız kabul etmiştir. Ama fil öyle bir fildir ki ne üretseler ne yetiştirseler yer bitirir, siler süpürür. Fil semirdikçe iştahı da artmaktadır. Ahali fili doyurmaktan aç kalmaktadır. Tarlaları geçelim depolar da ki stoklar tükenmektedir. Bir yıl sonra baktılar ki olacak gibi değil. Bu fille biraz daha yaşarlarsa hepsi yok olacak. Ama bunu Timurlenk’e söyleyecek cesaretleri yok. Sonunda çareyi Nasrettin Hoca’da bulup ona gittiler. "Sen bizim başımızda gel. O buraya geldiğinde sana itibarlı davrandı. Belli ki seni dinler. Timurlenk'e derdimizi anlatalım. Filini eri alsın. Yoksa açlıktan öleceğiz” derler.
Nasrettin Hoca bu teklifi kabul eder. Hemen ertesi gün elli kişilik heyet yola çıkar. Yol dört gün sürer. Ne var ki yol boyunca Aksak Timur’un korkusundan heyet üyeleri tek tek kaçar, Hoca, Timurlenk’in çadırı önüne geldiğinde birde bakar ki arkasında kimse yok. Ancak onun için geri dönüş yoktur. Askerleri Aksak Timur’a Nasrettin Hoca’nın geldiğini çoktan haber vermiştir. Boynunu kırar diz büker içeri girer. Timur onu görünce oturduğu yerden kükreyerek, ne istediğini sorar.
.jpg)
Hoca da "Ne isteyeyim Hünkarım? Saadetinizi isterim. Kullarınız bıraktığınız filden çok mutlu. Ancak her canlıya bir eş lazım. Bu zavallıcıkta yalnız kalmasın dedik, onun eşini de bize verirseniz ona da bakalım isterik " demiş.
Ne dersiniz ? Sevgili Maliye Bakanımız da iki defa arkadaşlarınca anlaşma yapmak için Ankara’ya yollanıp dönüşünde ret edilmesi sonucunda , “su işi çok hoşumuza gitti elektrik de verin” demiş olabilir mi?
Kısacası söylemek istediğim şudur: Bu olayda Sadece Birikim Özgür’ü yermek ya da övmek doğru değildir. Sayın Talat ve sayın Kalyoncu’da işin içindedir. Yani sevapta günahta CTP-BG’nin olacaktır..
Şaka bir yana toplum olarak fena hâlde sıkıldık bu su işinden. Şimdi anlamışsınızdır bu yazının neden yazıldığını.
Şimdi müsaadenizle hala anlamayan varsa muhatabımıza bir mesajla bitireyim:
Ey hükümet! İradenizi ortaya koyun. Neyse niyetiniz bir an evvel gerçekleştirin. Bu kadar sıkıntının içinde yaratılan bu suni bataklıktan çıkın artık. Çıkın ve söz verdiğiniz reformlara odaklanın. Ya da ….
ANLAYAMADIKLARIM
Sevgililer Günü 14 Şubat olmasına karşın ,Luks otel ve gazinolarımızın 13Şubat gecesine “Sevgililer Günü” adı altında organizasyon yapıp, rezervasyon kabul etmelerini anlayamadığım gibi, sevgili halkımın bu tuzağı yemesini hiç anlayamadım. Yahu Kutlama ya gününde olur ya da hiç olmaz . gerçekten anlayamadım.
VE ŞİİR…
Bu hafta, “Şiiristan” isimli kitabından aldığımız şiiri ile üstad Bener Hakkı Hakeri’ye kulak kabartıyoruz:
ÖLÜM VE ŞİİR
Bir şiirde ölüm geçti mi,
İstemesem, istemesem de,
Bir üzünç kaplar içimi.
Nece olursa olsun şiir;
İçeriğine ölüm girdi mi;
Zamana başlangıçta yenilmiştir.
Ölüm nasıl olursa olsun bir şiirde;
Hiç mi hoş değildir,
Bilinse de bilinmese de ölen kimse.
Ölüm bir şiirde hiç geçmese de;
Şiir kötü bir şiirse eğer,
Ölüvermiştir her dizede.
































