Geçen hafta TC dışişleri bakanı Çavuşoğlu ile görüşen BM’ler Genel Sekreteri Luterres’in Kıbrıs Özel temsilcisi bayan Lute, öteki haberler arasında kaynayıp gittiği için dikkatlerden kaçan açıklamasında, Türkiye’nin yeni politikasını işaret ederek şunu da söylediydi. “Müzakereler yeniden ancak iki devletli çözüm için başlar..” Belli ki Çavuşoğlu bu konuda epey kararlı..
Öncesinde de bundan sonra Anastasiadis’in masadaki muhatabı olacak Sn. Tatar da benzer açıklamayla, “yeni müzakere safhasında iki devletli çözümün konuşulabileceğine” yönelik beyanda bulunduydu..
Buna karşılık bayan Lute yine de Kıbrıs’a geliyor. Taraflarla “müzakereleri başlatabilir mi” ona bakacak. Bu kendilerinin görevidir üstelik “özeldir!”
BİZE GELİNCE: Öteden beri toplumsal ve ulusal bir ilkede uzlaşmaya varamadığımız için bugüne kadar olagelen federasyon tartışmalı müzakerelerde zaman öldürdük! Her defasında ucu açık görüşmelerle aslında “federasyonu” bile görüşemedik!
YA neyi görüştük? “Federasyona dayalı çözüm olursa Rum tarafına topraktan anayasal haklara kadar neleri vereceğimizi.. Nasıl tavizde bulunacağımızı.. Anastasiadis’e göre eğer adadaki Türk azınlığı çoğunluktaki Rum toplumunu yönetmeyecekse o zaman nasıl bir federasyonda uzlaşıya varılacağını?
Artı, Kıbrıs sorununun bir parçası olarak artık müzakerelerin de gündemine girecek olan Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon yataklarından elde edilecek enerjinin paylaşımı!
Dahası KKTC’nin garantörü durumundaki Türkiye’nin hem Doğu Akdeniz’deki sondaj çalışmaları hem de Kıbrıs Türk halkının hakkını alması konusundaki görev ve yetkilerinin de konuşulması…
***
TUTUN ki artık Kıbrıs siyasi sorunu Annan planı yada Crans Montana artığı değildir! Kuzey’deki Türk halkı olumlu yada olumsuz 47 yıla 36 seçim sıkıştırmış devlet yapısıyla bu adadaki siyasi ve coğrafi yerini çoktan almış en az Rum devleti kadar ete kemiğe bürünen “devlet yapı ve tecrübesiyle” adadaki rüştünü ispat etmiştir..
Yani ne Rumun koltuk değneğine ihtiyacı vardır ne de himmetine!
NE VAR Kİ: Hem Anastasidis’li Güney hem de Mecnun’unun Leyla’ya aşkından beteriyle federasyona aşık içimizdeki yurttaşlarla bazı siyasi partiler hâlâ çözümü “federal sistem” olarak savunmaktadırlar! Bunun dışında hiçbir çözüm şansımızın olmadığını söylüyorlar! Eğer aykırı kararlarla mesela iki devletli çözümü savunacak olursak dünyada yapayalnız kalacağımızı, BM’ler tarafından terk edileceğimizi, AB’e asla girme şansımızın bulunmayacağını söylüyorlar!
FAKAT bu siyasi ve ekonomik açmazlara düşmemek için hangi bedelleri ödememiz gerektiğini söylemiyorlar! Rum’a Kuzey’den ne kadar toprak iade edeceğimizi.. Maraş’ın hatta Güzelyurt’un bile iadesinin söz konusu olabileceğini.. Lefkoşa Mağusa anayolunun Güneyinde kalan bütün köylerin Güney’e iade edilmesi gerekeceğini.. Karpas’ın bir Rum kantonu olacağını.. Söylemiyorlar!
Oluşturulacak federasyonun siyasi dağılımının nasıl olacağını söylemedikleri gibi!
…BAKIN: Filistin toprakları üzerinde Filistinlileri kovarak devlet kuran Yahudilerle liderlerinin öteden beri söyleye geldikleri şudur: “Biz Arapları pek çok kez yenebiliriz. Fakat onlar bizi bir defa yenerlerse bu topraklarda asla kalamayız!”
Bu nedenledir ki 1941’lerden beridir Ortadoğu’da hiçbir Arap devleti ne siyasi ne de ekonomik istikrara kavuşmadı! Savaşlardan darbelerden de hiç kurtulmadılar!. Dolayısıyla her zaman kazanan İsrail oldu!
Demek istediğim bu adada ikinci bir barış harekâtı gerçekleştiremeyiz! Kuzey’e devlet olarak sahip çıkmak zorundayız! ***
KISACA TAKILDIĞIM: (HELLİMİN TESCİLİ SORUNU!)
Rum toplumu kadar arsızı da yoktur! Yunanistan’la bu konuda yarışsalar Güney Rum’u alır başını gider!
Hellimin AB’de tescili sorunu da bu arsızlıklarının bir yeni yansımasıdır. İlle de adadaki hellimi tarihi süreci içinde kendilerinin bulup ürettiklerini dolayısıyla, “halluma” adıyla tescil edilmesi için mücadele ederlerken, Türk tarafının da “hellim” olarak ayni ürünün tescilinin geçersiz ve mesnetsiz olduğunu iddia ediyorlar.
OYSA: Bundan yıllar önce DAÜ’de bir hellim üretim tesisi oluşturan ekiple birlikte çalışan Dinçer H. Raif’e “hellimin menşeini, acaba doğru mu biliyorum” diye geçenlerde yine sordumdu.
EVET, Yıllar yılı yazıp söylediğimizce hellim bizden önce komşularımızın (Lübnan, Suriye ve Doğu Akdeniz’de kıyısı bulunan öteki ülkelerin) sütten ürettikleri bir ürün çeşididir..
Kıbrıs’a da ayni ülke ve bölgelerden Araplar tarafından getirilmiştir. Mesela Molohiya gibi.. Humus gibi.. Şamişi, lokma gibi.. İşkembe çorbası ve dolması gibi…
Tabi ki ülkeler “yiyecek içecek” kültürleriyle de birbirlerini etkilerler. Ki ilk ekmek Mezopotamya’daki buğdaydan üretildi derler… ***
“HELLİM” de Kıbrıs adasındaki gelip giden medeniyetlerin Kıbrıs halkına bıraktığı bir mirastır. Biz Türkler “hellim” diyoruz Rumlar “halluma!”
Fakat Dinçer arkadaşıma sordumdu: “Hellimi Kıbrıs’ta en çok Rumlar mı yoksa Türkler mi üretiyorlardı? “Türkler” tabi.. Rumlar “yortularında pilavuna dedikleri çörekleri için bir nevi peynir yaparlardı ki onu da Türkler bilmezler, yada yapmazlardı…
PEKALA uzunca süredir yaşanan sorun nedir? Rum tarafı ille de adadaki hellim ile yoğurt’un kendi ürünleri olduğunu iddia ederek AB’de tescilinin Rum tarafı üzerine yapılmasını istiyorlar. Yunanistan’ın Tükiye’nin baklavasına sahip çıkmak istemesi gibi!
OYSA Rumlar 1950’e kadar mesela yoğurtçuluğu bilmezlerdi. Turizmin gelişmesiyle bu ürünler “gözde” haline geldiler! Rum tarafı bu ürünlere “Kıbrıs’a özgü” demekle de yetinmedi sahiplik iddiasına girdi! Buna karşın AB bugüne kadar bir ayırım yapmadan hem Türk trafının hellimini hem de Rum tarafının kökeni Arapça olan “hallumi” dediğinin AB ülkelerine ihraç edilmelerine onay vermiştir.
Nitekim hem Kuzey hem Güney AB’den onaylı “hellim” ve “hallumi” adı altında Avrupa ülkelerine ihracat yapmaktadırlar.
***
ANCAK: Biz bize benzeriz! Rum tarafı hellimi kendi üzerine tescil ettirmek için mücadele ederken ve AB, KKTC Sanayi Odasına ihracat onayı verirken; yazık ki hellim üretiminde “standartları” bozduk! Ki artık “bizim ürünümüzdür” dediğimiz hellimi biz bile beğenmiyoruz! Şişirme, baştan savma, hepsi birer tuz deposu! Ve pahalı!
Yeri geldi yazayım. Bu ülkede denetim yoktur! Ayni kaliteyi sürdüren ürün de yoktur! Hâlâ tarladan çıkan topraklı patatesleri tezgâhlarda topraklarıyla satışa sunan bir zihniyet ilkelliğinde, “çok açıkgöz toplum olduğumuzu” zannediyoruz ama değiliz! Kendi elimizle kendi gözümüzü çıkarırken de zaten olamayız!
































