Kimse hayatta vazgeçilmez değildir.
Ama insanoğlu böyle düşünmez.
Kendisini vazgeçilmez sanır.
Her şeyin üzerinde olduğu yanılgısına düşer.
Sağlıklı değerlendirmeler yapmaktan uzaklaşır.
Bulunduğu görevlerde alternatifsiz olduğunu düşünmeye başlar.
Dokunulmaz bir zırhın kendisini sardığını düşünür.
Ve hata yapmaya başlar, sınırları zorlar.
Bu satırları Fatih Terim için yazmıyorum.
Fatih Terim de Galatasaray’da kendisini vazgeçilmez olarak görmüş olabilir.
Bu şekilde görmesi için haklı ve elle tutulur nedenleri vardır.
Galatasaray’ın onun teknik adamlığı döneminde elde ettiği başarılarını burada sıralayacak değilim.
Bunu herkes bilir.
Terim son olarak lig şampiyonluğunu kazanan takımın başında idi.
Avrupa’da da hatırı sayılır bir başarı elde etti.
Pazar günkü Beşiktaş derbisinden de galibiyetle çıktı ama buna rağmen Galatasaray yönetimi Terim ile yollarını ayırdı.
Yollar ayrılırken verilen mesaj ise “Kimsenin Galatasaray Kulübü’nün üzerinde olamayacağı” mesajı idi.
Öyle anlaşılıyor ki Terim, Galatasaray’a çok büyük hizmetler yapmış bir kişi olsa da, kulüple profesyonel bir bağı olduğunu ve sonuçta bir akit çerçevesinde maaşlı bir eleman olarak orada çalıştığını göz ardı etti.
Bunun sonucunda da yollar ayrıldı.
Söz konusu olan Fatih Terim gibi bir kişi bile olsa, Galatasaray Yönetimi “kimsenin kurumun önüne geçemeyeceği” yönünde bir tavrı net bir şekilde ortaya koydu.
Elbette ki Terim’in gidişi şık olmadı.
Kulüp içerisinde var olduğu anlaşılan bu sorun daha değişik yönetilmeli ve çözümlenmeliydi.
Ama öyle olmadı.
Geçtiğimiz yıl da Fenerbahçe’de benzer bir olay yaşandı.
Fener’in son dönemlerde başarısında önemli bir paya sahip olan Kaptanı Alex, şık olmayan bir şekilde kulüpten gönderildi.
O olay sırasında da neden açıklanırken, benzer bir gerekçe ortaya konulmuş ve kimsenin kulübün üzerinde olmadığının altı çizilmişti.
Başarılı olmak ve başarıları getirmede önemli bir pay sahibi olmak, o süreçlerde liderlik yapmak bile insanı vazgeçilmez kılmıyor!
An geliyor birileri fişi çektiği gibi sizi gönderiveriyor.
Bu iki örnekten sonra biz kendimize bir bakalım.
Bizdeki en büyük sorun kurumsallaşamama…
Kurumsallaşamamanın yanında, yasaları uygulamama ve verimlilik ile başarıyı esas almayan yönetim anlayışlarına fırsat vermektir.
Terim ve Alex örneklerinde ortada çok ciddi uluslararası boyutta başarılar vardı ve buna rağmen kulüpleri onları gönderdi.
Bu kararların sonucunun nasıl olacağını zaman gösterecek ama burada önemli olan sözde bile olsa “kurumları koruma” yaklaşımıdır.
Bize bakıyorum da böyle bir gaile yok!
Genelde ortada bir başarı yok ama örneğin kamuda en alt düzeylerde görev yapanlar bile nedense kendilerini vazgeçilmez olarak görüyorlar.
Sadece vazgeçilmez mi? Hayır, dokunulmaz olarak da…
Sistem de buna müsait ve izin veriyor. Hatta böyle düşünüp, davrananları da koruyor!
Böyle olunca da verimlilik ve üretime bağlı başarı odaklı bir değerlendirme ortamının yerine, keyfilik, kişisel ya da siyasi bağlantı ve ilişkiler geçiyor.
Dolu ve boş getiren bir birinden ayrılamıyor.
Sonuçta üzüm üzüme baka baka kararıyor.
Çalışıp, kendini geliştirip, üretmeye gayret eden bir süre sonra “enayi” konumuna düşürülüyor.
Ama kimse üretmeyenlere ve verimli olmayanlara “yeter artık” diyemiyor.
Diyemediği için de verimsiz olanlar kendilerini vazgeçilmez sanıp, kimseyi takmayan bir tavır içerisine girebiliyor.
Günün sonunda da devlet ve kurumlar kaybediyor.
Kişiler kısa günün karını sağlama peşinde koşarken, aslında ülkenin geleceğini çalıp, yok ediyor.
Ancak kimse onlara başarıları tartışılmaz olan Terim’e ya da Alex’e “kurumları koruma” adına yapılan uygulamayı yapma cesaretini gösteremiyor.
“Dur” diyemiyor.
Sonuç ortada.
Daha fazla söze de gerek yok.
Etrafınıza tarafsız bir gözle bir yabancı gibi bakmayı deneyin, göreceksiniz…
































