Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Ezanlar, megafonlar ve Müslümanlar

Eskiden kimin milliyetçi, kimlerin hain olduğunu saptayan ve ilân eden uzmanlar vardı. Bu işten de nemalanıyorlardı. Şimdilerde de kimin dindar kimlerin dinsiz olduğuna karar veren birtakım fetvacılar peyda oldu. İstediklerini cennete istediklerini cehenneme gönderiyorlar. Bunlara “kanaat önderi” deniyormuş. Ama kural değişmemiş; bu işten bunlar da nemalanıyor.
Amaç iktidara yakın olmak. Hatta muktedirlere yalakalık yapmak. Tetikçilik yapan gazeteciler mi istersin, haysiyet cellâtlığı yapan troller mi istersin, enva-i çeşidini bulmak mümkün. Son günlerde bu tipler ezan konusunu bahane ederek Kıbrıslılara saldırıyorlar. Gene gene. (Bu trollerin bazıları ayda bin TL maaşla çalışıyorlarmış. Bin lirayı cebe indirince önüne geleni doğruyorlar.)
Avukat Feza Güzeloğlu, Lefke’deki camilerde sabah ezanının hoparlörden okunmasının durdurulması yönünde mahkemeden bir karar çıkarmış. “Sakin kent” unvanını kazanmış olan Lefke’ye de bu yakışır. Vay efendim, Kıbrıs’ta ezan yasaklanıyormuş. Vur abalıya.
Burada söz konusu olan ezan değil, megafonlardır. Peygamber zamanında megafon olmadığına göre, ezanı megafonsuz okumak İslâmiyet’e halel getirmez. Aksine, din aslına rucû etmiş olur.
Çarşamba günü sabahleyin benilenerek uyandım. Madeni bir gürültü dolduruyordu evi. Benim evim Dere Boyu’nda olduğuna göre Selimiye Camii’nden kuş uçuşu üç-beş kilometre uzaklıkta olmalı diye düşünüyorum. Ya Selimiye Camii civarında oturanlar ne desin?
Bu bana yıllar önce yer almış başka bir olayı anımsattı. Kırkına merdiven dayamış bizim oğlan iki yaşlarında olmalıydı. Bir gece sabaha karşı, ateşe düşmüş gibi çığlık atmaya başladı. Koşarak gidip onu kucağıma aldım ve sakinleştirmeye çalıştım. Selimiye’den ezan sesi geliyordu. Ama ben ikisi arasında bir ilinti olabileceğini tahmin etmemiştim.
Çocuk sakinleşmiş ve kendine gelmişti. Ezan bitince bana dönerek şöyle dedi: “Baba, Allah dede niçin kızdı?” O zaman da bu konuyla ilgili bir yazı yazmıştım ama kimse kulak vermemişti. (Psikolog değilim ama ezan korkusuyla, bugüne kadar süregelen uçak korkusu arasında bir bağ olabilir diye düşünüyorum. Uçak gürültüsü, bilinçaltında kendisine mekanik ezan sesini çağrıştırıyor. Ama bu konuda ısrarcı olamam çünkü uçak yolculuğundan korkan epey insan var. Her birinin de kendine göre bir nedeni olmalıdır.)
Türkiye’nin Kurtuluş Savaşı’nın karanlık günlerinde Mehmet Akif Ersoy şöyle yazmıştı: “Ruhumun senden, ilâhî, şudur ancak emeli: / Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli / Bu ezanlar – ki şahadetleri dinin temeli – / Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli”. Şair “bağırmalı” demiyor, “haykırmalı” demiyor, “inlemeli” diyor.
1960’lı yılların başları ve İstanbul’a ilk gidişimdi. Süleymaniye Camii’ne yakın bir yerde kalıyordum. İlk sabahım olmalıydı. Bir ezan sesiyle uyandım. Güzel sesli bir müezzin saba makamında ezan okuyordu. Daha iyi duyabilmek için balkona fırladım. Sabah sessizliğinde uzaktan, başka camilerden de ezan sesleri geliyordu. İlâhî bir koro oluşturmuşlar gibi. Giyindim ve sabah serinliğinde Osmanlı İstanbulu’nun sokaklarını dolaştım. Megafon yoktu, gürültü yoktu; insanın içine işleyen güzel insan sesleri vardı.
Şimdilerde sanat ve estetik çöpe atıldı. Etrafı bir zevksizlik, bir nobranlık, bir kabalık sardı. Düğünlerde megafon ne kadar açıksa müziğin o kadar güzel olduğu yönünde bir inancımız var sanki. Müezzin de herhalde ses ne kadar yüksekse ezanın o kadar güzel olduğunu sanıyor. (Çirkin ezan sesleri canıma tak edince açar Munir Nürettin’in veya Kâni Karaca’nın kaydettikleri ezanı dinlerim.)
Camilerde bir de intikam duygusu bulunmaktadır. Dindarlar, Kemalistlere adeta şöyle sesleniyorlar: “Burası bizim tahakküm alanımız. Biz burada istediğimiz gibi at koştururuz. Laiklik bahanesiyle bize yapmadığınız kalmadı. Biz da sizi yataklarınızda rahat uyutmayız.” Ve buna benzer daha bir sürü şeyler. Halbuki benim bildiğim kadarıyla mütedeyyin insanlar karıncayı incitmekten bile çekinirler.
Din işleri başkanımız da cemaata örnek olsun diye “Mahkeme kararına uymayacağız” buyurmuşlar. Yarın dini bütün müslümanlar, işlerine gelmeyen konularda aynı tavrı sergileme hakkına sahip olabilirler mi acaba? Malum-u āliniz, imam yellenirse, cemaat ne yaparmış?  
Ezanın hikmeti, namaz vaktinin geldiğini halka duyurmak ve “Haydin namaza, haydin felâha (kurtuluşa)” çağrısını yapmaktır. Mümkün mertebe uzağa duyurulması için de yüksek bir yere çıkılır. Peygamberin müezzini Bilâl-i Habeşî, bir hurma kütüğünün üzerine çıkarmış. Sonraları bunun yerini minareler aldı. Günümüzde herkesin sol kolunda saat, sağ elinde de bir telefon bulunur. Her ikisinden de saatin kaç olduğu görülebilir. Etrafı çınlatmaya gerek var mı?
Feyza hanım doğru bir iş yapmıştır ve haklıdır. Yaptığı işin İslâm diniyle bir ilgisi de yoktur. Medine’den kendisini arayıp tehdit edenler, girişte sözünü ettiğim tiplerdir. Buna rağman benim gördüğüm kadarıyla bu yürekli kadına yeterince destek gösterilmemiştir.
Gönül arzu eder ki Lefkoşa’da Feyza hanımı örnek alan bir avukat çıkar ve burada da megafonla ilgili bir ara kararı aldırır. Ama bu defa avukat lütfen “erkek” olsun. Haydin göreyim sizi.