Lefke’de bir avukat (ismini yazmıyorum çünkü ismi değil konu önemlidir) sabah ezanının hoparlörle yüksek sesle okunması ve namaz sırasında yapılan duaların da hoparlörden yansıtılmasından rahatsız olduğunu beyan etti ve mahkemeye başvurdu.
Mahkeme, bu beyanı dikkate aldı, durumun tespit edilmesi yani hoparlörde okunan sabah ezanı ile duaların rahatsızlık yaratıp yaratmadığının ortaya çıkarılması için ara emri verdi.
Ara emri esas dava görüşülünceye kadar ezanın hoparlörle okunmasını yasaklıyor.
Buradaki ayrıntıya dikkat: Mahkeme ezanı yasaklamıyor. Ezanın hoparlörle okunmasını yasaklıyor.
Küçük bir bilgi notunu paylaşmakta fayda vardır: Bu köşenin yazarı gazeteciliğe başladığı ilk yıllarda da aynı avukat mahkemeden benzer bir karar almıştı. Bunu sıkça yapıyor ev sonuçta bölge imamlarıyla bir uzlaşmaya varıp hoparlörün sesi kimsenin rahatsız olmayacağı bir şekilde ayarlanıyordu.
Demek ki yine hoparlörde sorun var ki mahkeme ara emri verdi.
Konu aslında bu kadar basit ve teknik bir konu iken, Havadis’te yeralan haberi istismar eden Türkiye’nin dinci gazete ve internet siteleri Kıbrıs Türküne küfredilmesi vesilesi oldular.
Küfür hem de ne küfür.
Ne dinsizliğimiz kaldı ne gavurluğumuz. Haddini aşıp coşanlar bizi Rum tarafına sürmeye bile yeltendiler.
Tabii besleme olduğumuz da bir kez daha hatırlatıldı. Hem de acı bir şekilde.
***
Konuyu uzun uzadıya değerlendirmeyeceğim.
Poli yazarı Mete Hatay geçtiğimiz ay Poli dergisinde yayınladığı araştırmada ezan sorununun şimdinin değil aslında 70 yılın sorunu olduğunu çok iyi ortaya koymuştu.
Yönetenlerin ezanı nasıl ideolojik bir tahakküm aracı olarak ortaya koyduğunu da.
İşte size Mete Hatay’ın yazısından bir paragraf:
“Son zamanlarda, yüksek desibelde hoparlörden okunan ezandan birçok kişi şikayet etmektedir. Bu hususta Evkaf ve Din İşleri Dairesine her hafta onlarca şikayet gitmektedir. Öte yandan, yaptıkları başvurulardan bir sonuç alamayan vatandaşların bir kısmı, bazen yasal olmayan yöntemler kullanarak ezanın sesini kıstırmaya çalışmaktadırlar. Bu yöntemler arasında korna çalmak, , minarelerdeki hoparlörlere av tüfekleriyle ateş etmek veya camilerin elektriklerini kesmek gibi bazen aşırıya kaçan eylemler de vardır. Bu tür girişimler tartışmalar ve toplum arasında büyük bir huzursuzluğa neden olurken, çok yüksek desibeldeki, kalitesiz megafon ve hoparlörlerden yayılan ezanın sesi bir türlü kısılamamaktadır. Görülmektedir ki bütün bu şikayetlere rağmen yetkililer, artık merkezi bir hale getirilmiş ezanın sesini kısmak bir yana her geçen gün biraz daha açmaktadırlar.
Artık dayanılmaz bir hale gelmiş ve huzur veren ve cezbedici olmaktan çıkmış yüksek desibelden verilen ezan sesi, günde en az beş defa yerleşim bölgelerinin üzerine bir çeşit tahakküm kurmaktadır. Antropolog Robert Hayden mimaride sıkça kullanılan tahakküm modellerinden bir tanesinin audibility yani “işitsellik” olduğunu iddia eder. Yaydığı sesle güç gösterisi yapmak, özellikle askeri kamplarda, hapishanelerde, enterne kamplarında yoğunlukla kullanılan bir yöntemdir. Vamık Volkan bir söyleşisinde ezanın bu şekilde kullanılmasını “kabadayılığa” benzetir, yani “ben istediğim kadar bu sesi açarım , sıkıysa gelip kısınız” der gibi. Yüksek volümde okunan ezan özellikle sınır bölgelerinde esas amacının dışına çıkarak ve daha milliyetçi bir görev üstlenerek, sınırın diğer tarafındakileri rahatsız etmek için kurgulanmıştır sanki. Selmiye’den gelen ezan sesi güney Lefkoşa’daki Akropolis tepesine kadar ulaşmakta ve orda yaşayanları sabah namazından ayağa kaldırmaktadır. İki yıl kadar önce bazı Rum gençler sınır bölgelerindeki camilerde kullanılan ezanın yayın frekansına girerek hoşnutsuzluklarını göstermek için minaredeki hoparlörlerden Rumca şarkılar çaldırmayı başarmışlar ve Din işleri dairesini zor durumda bırakmışlardı.
Kıbrıslının ezanla olan meselesi son zamanlarda başlamamıştır. Bugün, son günlerde yaşadığımız ezan “kabadayılığına” gelene kadar Kıbrıs Türkü’nün farklı dönemlerdeki ezanla ilgili tavırlarına bakmaya çalışacağım. Bu bağlamda, 1930’larla birlikte başlayan ve bugüne kadar devam eden bazı ezan tartışmalarına göz atmak istiyorum. Öncelikle bugün yaşadığımız ezan tartışmaları ve alınan tedbirler gibi, o dönemdeki ezan tartışmalarının köklerinin de denizin öte yakasından yani Türkiye’den kaynaklandığını görüyoruz…”
































