Siyasetin yazılı olmayan kuralları vardır.
Örneğin, mağdur olmak.
Bizim coğrafyamızda siyasette ciddi prim getirir.
Plan, program ve vaatlerin gerçekçi olup olmadığının bir önemi kalmaz.
Yeter ki seçmenin algısında mağdur ol.
Kestirmeden seçim kazandırır.
5 yıl eleştirir diş bileriz, ama seçim arifesinde adayların birinde mağduriyet algısı yaratılmışsa bambaşka bir ruh hali hakim olabilir birçok şeyi unuturuz.
Nasıl açıklanır bu?
“Duygusalız” deniyor.
Bu duygusallıkla da efkârlanıp büyük bir meziyetmiş gibi bir güzel de övünürüz.
Aslında duygusallıktan ziyade, çaresizliğin getirdiği farkındalıktan dolayı seçimler vesilesiyle heyecan arıyoruz gibi geliyor bana.
Alttan güreşenin kazanması için mücadele vermek bizi motive ediyor.
İçimizde biriken öğretilmiş çaresizliğin verdiği sıkıntıyı bir nebze de olsa böylelikle yenmiş olduğumuzu düşünüyoruz.
Hangi amaç için “güreşildiğini” anlamaya çalışmamızın önemi de kalmıyor bir noktadan sonra. Aklımızda kalan tek bakiye güçlüye karşı mücadele veriyor olmamız.
Bizim için siyaset en son tahlilde realiteden uzak duygusallıkla harmanlanmış bir kritere indirgenmiş oluyor.
xxx
Uzağa gitmeyelim Türkiye’deki siyasiler yakın geçmişten başlayarak bu mağdur olma stratejisini hep önemsemiştir.
Demirel kaç kez askeri darbeyle gitti. “Mağdur” baba rolüne kusursuz bir şekilde uyduğu için her seferinde geri geldi.
Ecevit’e atfedilen “Karaoğlan” yakıştırmasının özünde de “ağaya” karşı mücadele veren “efenin” çağrışımı yatıyordu. Şimdi hayal olan % 40’ların üzerinde oy kazandırmıştı CHP’ye.
Özal’ın arkasında koskoca Batı ve içteki ile dıştaki sermaye çevreleri vardı.
1983 seçimlerinde Evren’in karşı tavrı Özal’ı “mağdur efe” rolüne kolayca soktu. Sonuç ortada.
27 Nisan e-muhtırası, Erdoğan’ı partisinin bile tahmin edemeyeceği bir oy oranıyla tek başına iktidara taşıdı. Hükümette olup hala daha “iktidara” karşı mücadele ediyor algısı o kadar yüksek ki halk arasında Erdoğan’ın. “Biçare Erdoğan hükümet oldu ama iktidar olamadı” diye dertlenip bir tek bu kriter üzerinden ona muhalefet partisi lideri gibi oy veren halk yığınları var.
En uzun süre siyasetin en tepesinde görev yapmasına rağmen hala daha “mağdur” olmayı başarıyor. Askere, derin devlete, İsrail’e, faiz lobisine en son da cemaate karşı hep “mağdur efe” rolünde olmayı başarmıştır Erdoğan. En tepeye çıktı hala daha “efe” rolündedir.
xxx
Batıda kendini mağdur duruma sokmak kendini koruyamama algısı yarattığı için kabul görmez.
Mağduriyet algısı onlardaki iş bitirici güçlü lider arayışından dolayı tercih sebebi olmaz. Onlar, liderlerinin ezik işe başlamasını uygun bulmaz.
Bundan dolayı olacak iktidardayken veya muhalefet lideriyken seçimi kaybeden çoğu zaman tekrar aday olmaz. Örneğin ABD Başkan Yardımcısıyken Başkanlığa aday olan Al Gore’un niye ikinci kez aday olmadığını, mücadeleye devam etmediğini bizim demokrasimizde anlatabilmek mümkün mü? Hatırlatalım. Al Gore 200-300 oy ile ki o da şaibeli, ABD Başkanlık seçimini George Bush’a karşı kaybetmişti. Mağdurun Allah’ı olarak siyasi mücadeleye devam edebilirdi. Yapmadı. İkinci kez aday olmadı.
Bu da batı demokrasisinin yazılı olmayan kuralı.
Bu kural da bizimkiler tarafından kabul görmez.
xxx
En son seçimlerde UBP’yi çökerten unsurların başında İrsen Küçük’e AKP iktidarının Genel Başkanlık seçimlerinde verdiği açık destekti.
Kaşif ve Eroğlu, UBP tabanında kendilerini kolayca mağdur rolüne sokmasıyla oyların DP’ye kaymasına sebep olmuştur bu destek.
Bir yılı aşkın süren Genel Başkanlık seçimlerinde en fazla konuşulan konu Ankara’daki “ağanın” desteğini alan Küçük ile buna karşı mücadele veren “efe” rolündeki Eroğlu ve Kaşif değil miydi?
Bunun dışında akılda kalan başka fikri bir ayrılık var mıydı?
Bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Eroğlu’nu Talat’a karşı galip getiren unsurların başında Talat’ın güçlü konumdaki AKP tarafından destekleniyor olması vardı. Bu da çok etkili bir şekilde Eroğlu tarafından kullanıldı. “Niye Eroğlu tercihinden ziyade, niye Talat değil” görüşünün ağır basmasındaki en önemli etkendi Eroğlu’nun algıda yarattığı mağdur efe rolü.
xxx
Bizim siyasetçiler bu mağdur olma stratejisi yerine, devleti hizmet veren konuma sokacak üretken işleri nasıl yapacaklarını ön plana çıkarsalar, o zaman uzun süre iktidarda kalırlar.
Ama nedense bizimkiler iş yapmak yerine mağdur olmanın yollarını arama peşinde koşarak, iktidarda kalmanın ya da iktidara gelmenin arayışında.
Bunun için bu mağdur olma edebiyatını, artık seçici olarak dinlemeye ve esas konuya odaklanmaya seçmenin alışması ve partileri buna zorlaması lazım. Önümüzdeki iki tur olma ihtimali olan Cumhurbaşkanlığı seçimlerini bu mesajı siyasetçilere vermek için bilinçli şekilde kullanmak lazım.
Aksi takdirde kim seçilirse seçilsin yapısal sorunlarımıza çözüm üretebilmemiz pek mümkün olmayacak.
Hep arabesk ve neyin kurtuluş mücadelesini verdiğimizi bilmediğimiz uğraşılarla hayatımız devam edecek.
Siyasetçi ve seçmenin ortak siyasi tembelliği de bu olsa gerek.
Eroğlu’nun bu seçimdeki en büyük handikabı genç nesilden yeterince oy alıp alamayacağı ile kendine bir önceki seçimde olduğu gibi karşı tavır almayan AKP olacaktır.
Eroğlu’nun kendini algıda mağdur pozisyona sokamaması seçimi ilk turda kazanmasının önündeki en büyük engel olacaktır. Allah korusun bir de bunun üzerine AKP’nin Eroğlu’na yakın durduğu algısı oluşursa, vay Eroğlu’nun haline.
Malum AKP’nin arkasında durduğu siyasetçi Anadolu’nun aksine adada yerinde duramıyor.
Eroğlu nezdinde bir önceki Cumhurbaşkanlığı seçimi ile aradaki fark şimdilik yalnızca mağduriyet eksikliği gibi gözüküyor.
Eroğlu bu sefer “mağdur efe” rolünde değil, “ağa” rolündedir. Ama ortada “efe” rolüne uyacak bir adayın olmaması da yine Eroğlu’nun en büyük avantajıdır.
































