Türkiye’nin 12. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ilk resmi dış ziyaretini, artık teamül haline gelmişliği ile KKTC’ye ve ardından da Azerbaycan’a yapacak.
Bu resmi ziyaretin tarihi açıklanalı beridir, teşhisi abartmış da olsak, adeta nefesler tutulduydu! Tüm dikkatler Erdoğan’a çevrildiydi. Başta Güney Rum Yönetimi olmak üzere, Ban Ki-moon’lu BM’ler, AB’nin ilgili yetkilileri, Yunanistan, inine çekilen tilki gibi etrafı tarassut edip yeni kokular almaya çalışan İngiltere ve tabi ki “gaz”ı çoktan soluyan Amerika Erdoğan’ı merakla beklediklerini üstelik açıklamaları ile duyuruyorlardı!
Bekledikleri gün geldi! Doğrusu şimdi biz de çok merak ediyoruz. Erdoğan Cumhurbaşkanlığında yapacağı basın toplantısında sorulara nasıl yanıt verecek? Nasıl açıklamalarda bulunacak? Meclis’te de konuşacak mı?
Ve tabii bunca yılın söylem ve eylemleri ile harmanlanmış Kıbrıs sorununun yeni çözüm reçetesini mi yazacak, yoksa, “masada soruna çare aramaya devam edin mi” diyecek?
Doğu Akdeniz’deki Rum’un gazı ile TC’den KKTC’ye borularla akıtılacak su konusunda nasıl bir değerlendirmede bulunacak?
SÜRPRİZ BEKLEMİYORUM: Tabii ki bilemiyoruz: Cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan Bundan sonra da yine o bildiğimiz “Başbakan Erdoğan” gibi mi yoluna devam edecek, yoksa “siyasi tutumları ile davranışlarında” profilini değiştiren farklı bir Erdoğan mı göreceğiz?
Daha mı yumuşak daha mı sert? Daha mı otoriter daha mı demokrat? Daha mı birleştirici daha mı ayrıştırıcı?
Neden “Başbakan Erdoğan” ile “Cumhurbaşkanı Erdoğan”ı bu sorulara verilecek cevaplar içinde yeniden anlamaya çalışıyorum? Çünkü bu ayrıntı ve cevapların Kıbrıs siyasi sorununa da yansıyacağı inancındayım!
Mesela geçmişte Davutoğlu’nun da hazırlığına katıldığı, Türkiye’nin can’ı gönülden desteklediği ve KKTC’deki TC Kökenli Yurttaşlara “evet” dedirtilerek yüzde 65’lere varan bir Annan Planı deneyimi vardı! Erdoğan yıllarca “evet dedirttik, cezalandırıldık” serzenişinde bulunurken Türkiye’nin AB kapılarından dönerken Rum’un “hayır” demesine karşılık AB’ye üye alınmasını hiç sindiremediydi! Türkiye’nin dış politikasındaki en büyük fiyasko da bu olaydı!
Geçmişte kaldıkları için “hikâyelere” dönüşen bu Kıbrıs hatıralarının bir daha tekrar edilmeyeceğine inanarak bugüne dönelim. “Sürpriz beklemiyorum” dediydim. Çünkü Annan Planı’nın üzerinden on yıl geçti. Az buz bir zaman dilimi değildir. Üstelik bu on yılda Ortadoğu’da büyük değişimler oldu! Türkiye muhtac’ı dide olmaktan çıktı, muhtaçlara himmette bulunan bir ülke durumuna geldi.
Her halde böyle bir Türkiye’nin on yıl öncesi Annan planı referandumuna saplanıp kalmasını bekleyemeyiz. Küçük bir coğrafyanın küçük Anastasiadis’i bile çitayı yükseltip Annan planı üzerinde ödünler isterken, Erdoğan’lı Türkiye’nin “emirleriniz olur” demesini beklemek mümkün değildir…
TAHMİNİM ŞUDUR: Erdoğan bir kez daha “kazan kazan” diyecek ve çözümü başından beridir saptanan Kıbrıs politikası doğrultusunda “iki toplumlu, iki bölgeli, siyasi eşitliğe dayalı, Türkiye’nin garantörlüğünde bir federal sistem” olarak yeniden işaretleyecektir.
***********
DEVLETİN KAPATAMADIĞI KARA DELİKLER
Devletin bile “milletin” istikrar ve refahını idame ettirmediği gerçeklerde, “özerk” ve “yerel kuruluşlarla” “sektörlerin” kendilerini nasıl idame ettirdikleri “ettiremediklerinden” ispatlıdır!
İŞTE BELEDİYELER: Nüfusu bin kişiyi bile bulmayan köylerde Belediye oluşturup sonra borçsuz harçsız çalışmasını beklemek tabi ki mümkün değildir! Fakat mümkünmüş gibi hem en tantanalısından seçimleri yapılmakta hem de kim Belediye Başkanı olacak diye kavgalar kopmaktadır!
Fakat seçimler bitip de iş “belediye hizmetlerine” gelip kapıya dayandıkta, “battık, mahvoldukkk” feryatları kopartılmaktadır. İşte bu belediyeler yine ayaktadırlar ve yine devletten para yardımları beklemektedirler! Oysa Devlet, gün yirmi dört saat para basan darphane olsa bu memleketin “battım” diyen müesseselerinin faturalarını yine de ödeyemez!
İŞTE MAĞUSA LİMANI: Vakti zamanında “ilk kez liman işçileri dünyada bile benzeri çok az görülen bir girişimle “şirketleşerek” çalıştıkları işyerlerine sahip çıktılardı. Bu sahiplikle hem limandaki “yükleme-boşaltmanın” işçileri oldulardı hem de patronu… Üye sayıları üç yüze yakındı. Ne var ki sonraları parasal kazançlarının paylaşım derdine düştüklerinden kendilerini yenileyemediler! Gitgide azaldılar, eridiler ve enkaz haline geldiler! Elan görevde olan beş on kişilik “Yönetim Kurulu Üyesi” şirketi götürmeye çalışıyor ama nafile! İki arada bir derede kaldılar! Çaresizliği yenmek için aralarına dört beş kişi daha katkılar ama bu kez de zülfiyare fena dokundular! Son çareleri şu: “Ya Mağusa limanı özelleşecek ya hem Yönetim kurulu hem de İşveren durumuna düşmüş o enkaz üzerine oturan beş on kişilik “şirket” kendini fesih edecek!”
İŞTE KIB-TEK: Kaç başlı olduğu belli değil! Dünyanın en pahalı elektriğini sattığı halde ne “yeterince tahsilat yapabiliyor” ne de “yüzde otuzlara varan kaçak elektriği önleyebiliyor.” Şimdi kaçak elektriği önleyeceğim diye bonkorce harcamalarla “Akıllı sayaçlar” getiriyor. Ve kimseler çıkıp sormuyor: “Sen bu küçük memlekette denetim mekanizmanı çalıştırıp kaçak elektrik olayının önüne bile geçemezken, astarı yüzünden çok pahalı, faturasını ödeyemeyeceğin akıllı sayaçlar getirerek Kurumu beterince zarara sokacak rizikolu işlere neden girişiyorsun? Kıb-Tek özelleştirilmelidir dendikçe de neden kızılca kıyametler kopartıyorsun?
İŞTE TELEKOMÜNİKASYON: Çağ dışı kaldı deniyor! ADSL’ler bu nedenle çöküyor! Mobil telefonlarla rekabet edemiyor! Kısaca ahı gitti vahı kaldı!
Ne var ki demez mi? “Hayır Turksel Lefkoşa’dan Mağusa’ya yeraltından fiber optik hat çekemez sonra tekel olacak! Asla kabul etmeyiz!”
Halâ farkında değiller. Özel sektör deyip kara çaldıkları müesseselerin, devletin parası ile değil, ceplerindeki paralarla kendilerini idame ettirdiklerinin!
Eğer plan ve projelerini doğru ve akıllıca yapmazlarsa, kendilerini, zamana zemine uygun olarak geliştirmezlerse batıp gideceklerinin!
Dolayısıyla abonelerine cevap vermek için böylesi bir hat’ta gerek olduğunun!.. Farkında değiller yahut inadına fark etmek istemiyorlar! Ve böylesi memlekete dıştan yatırımcılar gelecek! Karşılarında da “ne sizi ne yatırımlarınızı istemiyoruz” diyen sendikaları bulacaklar!
DEVLETİN SIRTINA VURULMUŞ KAMBURLAR: Yukarıda adlarını ve sanlarını dizdiğim kuruluşlar son günlerde gündemden düşmeyen sorunları ile reyting yapıyorlar!
Tümü de devletin sırtına vurulmuş “yükler!” Bizzat kendisi “bir muhtac’ı dide” durumunda olan bu fukara devletin hazinesi de olmasa, bir teki ayakta duracak takatta değil!
Buna karşılık hem memleketin ekonomik yapısını kendilerine göre yönlendirip dizayn etmeye çalışıyorlar hem de devletin reformlar paketi önüne sendikal eylemleri ile barikat kurup tehdit unsuru haline geliyorlar!
Dirayetli bir hükümet olmadığı için tabi! Nitekim memlekette tüm bu olanlar karşısında çaresiz kalan İktidar artık “Bakanlar Kurulu Kararnamelerine” sığınmak zorunda kalıyor!
**********
KISACA TAIKILDIĞIM: (HER YIL AYNI SORUN)
Otuz beş yıl öğretmenlik yaptım, sadece 1974 Barış Harekâtı sonrası bir süre geç açılan okullara karşın “şikâyetsiz kavgasız, sorunsuz tartışmasız” yeni bir ders yılına başladığımızı hatırlarım, bir daha da ne öylesini görüp yaşadıktı ne de tanık olduktu!
Ha, o 1974 sonrası ders yılının özelliği de şuydu: Rum Kuzey’den göç ederken arkasında hemen her köy ve kasabada bir ve daha çok okullar bıraktıydı. Ayrıca araç gereçleri ile…
Sonrası yıllarda okullar hep sorunlu ders başı yaptılardı. Ya öğretmen eksiklikleri ya okul ve dersliklerinin onarılıp boyanmamışlıkları ile! Ya şaibeli öğretmen müdür atamaları yahut kalabalık sınıflarıyla!
Dolayısıyla bu yıl da Öğretmenler Sendikaları ile Eğitim bakanlığı arasında sürtüşmeli başlaması şimdiden belli olan kopacak arbedeye hiç şaşmıyorum!
Nasıl beceriyorlarsa beceriyorlar her ders yılı bir bahane buluyor ve Sendikalarla Eğitim Bakanlığı karşı karşıya gelerek kavga ediyorlar!
Hatırlatayım ama: Herkesler de biliyor. Bütçenin en büyük paylarını Eğitim ve Sağlığa ayırmazsanız bu sorunlar hiç ve kavgalar hiç bitmeden devam edecektir!
































