Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

ERDOĞAN, BEKLENTİLER VE EYLÜLDE YENİDEN BAŞLAMASI BEKLENEN MÜZAKERELER…

Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı seçilmesiyle birlikte “beklentiler” de ortalara serilmeye başlandı. Bu büyük ilgide hem bölgedeki kanlı savaşların hem de bizatihi Erdoğan’ın karizmatik yapısından kaynaklanan “siyasi kimliğinin” etkileri vardır.
Tutun ki bir zamanlar Libya’nın ele avuca sığmaz Kaddafi’si gibi! Dünyayı tehdit eder, ziyaret ettiği ülkelere de bedevi çadırını götürür, orada yatır kalkardı! Hatta bir defasında Paris’in Elysee Sarayı’nın avlusuna kurmuştu o çadırı!
Tabii Edoğan demokratik bir ülkenin Cumhurbaşkanı’dır. Fakat “kafasının doğrultusunda” giderken dikleşip otoriterleşmekte, lafları ile siyaset sahnelerini viran eyleyebilmektedir…
Böylesi bir Erdoğan artık sadece Cumhurbaşkanı değildir. Kafasına koyduğunu yapmak özelliğinde Başkanlık Sistemini zorlamaya hazırlanan bir siyaset adamıdır da.
“Beklentiler” de bu nedenle Erdoğan odaklı olmaktadır. Geçmişte dolaylı olan “karar verme” yetkisi, bundan sonra resmen “Başkanlığında yani şahsında olacaktır.”
ANASTASIADIS’İN DE YENİ UMUDU ERODOĞAN OLMAKTADIR! Çünkü biliyor ki bir süre sonra Erdoğan tek yetkili ve sorumlu Cumhurbaşkanı olacaktır! Dolayısıyla Kıbrıs siyasi sorununa da bu “yetki ve sorumlulukları” ile yaklaşacaktır.
Yine Anastasiadis ve Rum liderliği biliyor ki bundan sonra muhatapları Erdoğan’dır! Nitekim bu bilinç içinde hareket eden Anastasiadis bir süre önce neredeyse “müzakereler sona erdi” derken, şimdi tam yüz seksen derece tornistan ederek, “Eylül ayında Kıbrıs sorununun kritik aşamaya gireceğini” söylemekte ve her halde Erdoğan’ın işitmesi için şöyle bir uyarıda bulunmaktadır:
“Ya çözüm için sağlam temeller atılacak veya ortak açıklama ile başlayan özlü müzakereler mutlak bir çöküşle sonuçlanacak!”
Öte yandan Rum medyasına göre Güney yeni planlarını yapmaya başlamıştır! Yakında BM’nin özel temsilcisini atamasını bekliyorlarmış ki harekete geçsinler!
Hükümet sözcüsü Hristodulidis “müzakerelerin olası üçüncü aşamasında (demek ki Anastasiadis’in bağıra çağıra masadan kaçması, “bu iş bitti” demesi artistik bir şovdu) usul hakkında mutabakat sağlanması çok önemlidir” diyor! (Yani şu siyaset literatürümüze giren “metodoloji!)
ANLAYACAĞINIZ ŞUDUR: Anastasiadis tanınmış devletin Cumhurbaşkanı olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kendisi ile diyalog kurması umudundadır. Zaten öteden beridir Rum tarafının en büyük beklentilerinden birisi Ankara’nın Güney Rum devletini muhatap alması, direkt görüşmeler yapmasıdır. Anastasidis Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte bu fırsatın doğduğu hükmüne varmıştır!
Sonuçta şöyle diyebiliriz: Müzakereler kopmadı. Eylül ayında BM temsilcisinin atanması ile “üçüncü müzakere safhası” için tarafların yeniden bir araya gelmeleri ve yol haritalarını çizip hengâmeyi başlatmaları beklenmektedir!
VE ANASTASIADIS’İN MARAŞ MERAKI: Çocukluğumuzda dilimize pelesenkti. Bazı Türk filmlerinin de adı olduydu: “Ya istiklal ya ölüm!” Sonraları “ya taksim ya ölüm” de dediydik…
Anastasiadis “Maraş” dedikçe aklıma bunlar geliyor. Çünkü o da “ya Maraş ya savaş” demeye başladı! Sonuna kadar mücadele edecekmiş!
Sadece adamın bir şikâyeti var ki “baba, ana, kutsal ruh” adına haklı! Diyor ki “Bir Avrupa kentini insanlık dışı esaret altında tutmalarının hiçbir mantığı ve haklı yanı yoktur…”
Fakat aynı Anastasiadis Maraş’ı Kıbrıs sorununun çözümünde katalizör olarak görmekte iadesi için savaşmaktan asla vazgeçmeyeceğini söylemektedir…
Birincisinde ne kadar haklı ise ikinci söyleminde o kadar haksızdır. Nedeni de basittir. Türk tarafına, “Maraş’ı iade et ki iyi niyetini göreyim” teklifinde bulunuyor fakat ayni iyi niyetin ilk adımını kendisi de atabilecekken sarfınazar eyliyor!
Neden ilk adımı Anastasiadis atmıyor? Mesela “Kaldırtsın ambargoları, alsın Maraş’ı.” Oysa Anastasiadis kendi ifadesiyle Türk tarafındaki Türklerden de bulduğu destekle Maraş’ın kayıtsız şartsız “iade” edilmesini istiyor ki Türk tarafının barışçı tutumu sınanmış olsun! Böyle pazarlık olmaz!       
**********     
CUMHURBAŞKANLIĞI SEÇİMLERİ VE OLASI ADAYLAR

İstesek de Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve şimdiden belli olmaya başlayan “adaylarına” bigâne kalamayız çünkü Köşeci refiklerimiz olayı çoktan didiklemeye başladılar. Tabii adaylar da “didiklenmek” için yavaştan yavaştan propaganda mahiyetli muzırlıklarını yapmaya başladılar!
MESELA: Dünya alem biliyor ki Sn. Talat seçimlerde 2. Cumhurbaşkanlığı’nı kaybettiği gün 4. Cumhurbaşkanı olmak için çalışmalara başladıydı! Bu çalışmalar o kadar yoğundu ki hemen her gün medyada açıklamaları yer alıyor, boy boy fotoğrafları ile yorumları yayımlanıyor, reyting üzerine reyting ekliyordu. Ayağının basmadığı köy kalmıyor, hemen her etkinlik ve açılışla törenlere en ön sırada katılıyor, kendine özgü alameti farikası haline gelmiş o yüzünden eksilmeyen hafiften kırık gülüşü ile doğrusu bana da çok sempatik geliyordu.
Ooo! Bir de baktık ki “aday olup olmayacağı belli değilmiş” haberleri uçuşuyor havalarda! Neden? Emrine tahsis edilmiş bir büroda oturup hiç bir karşılık beklemeden vatana millete hizmet etmek gibi büyük bir fedakârlığın insanı olsa bile yine de hayret ederiz, çünkü “bu kadar fedakârlık da çoktur” deriz!
Yok, “ben adaylığa sıvanırken ortada ne Özersay ne Akıncı ne de adı aday olarak geçen Nami vardı” diyor ve “bunca adayın arasından sol oyları çoğunluğunca toparlamam mümkün değildir” hesabını yapıyorsa, eh, anlarım! Çünkü bu ülkede partisiz adayın şansı çok azdır. Kaldı ki hiçbir aday arkasında “siyasi parti desteği” olmadan seçim kampanyasının altından kalkamaz! Şimdi bu cümleden hareketle Akıncı’ya bakalım. 
AKINCI CEPHESİ: “Bir zamanlar yükseklerden uçan kartaldı!” Şimdi nedir ne değildir bilinmiyor! Ancak siyaseten başarılı olduğu dönemlerin mirası ile vaziyetleri hâlâ idare ettiği de bir gerçektir. Bu “idarenin” iddiası ile birlikte seçim sathı mailine yansıdığında nasıl etki tepkilerle olumlu veya olumsuz değişimlere uğrayacağını da bilemiyoruz.
Bildiğimiz şudur: Rivayet odur ki büyük halk kitleleri neredeyse kapısında kuyruklar oluşturmuş, “ne olursun ey Akıncı, Cumhurbaşkanlığına sen de adaylığını koy. Çünkü Bu memleketin sana çok ihtiyacı vardır. Bir siyaset duayeni olarak bizi bu dirayet ve basiretinden mahrum etme” diyorlarmış ki bizzat kendileri de “ halkın bu yoğun istekleri sonucunda bağımsız aday olabileceğini” söylemek zorunda kalıyormuş!
Yukarıda yazdık: “Sırtlar” bir siyasi partiye dayanmazlarsa bağımsız seçim kazanma işi nanaydır! Kaldı ki kimseler yıllardır siyaset piyasasından uzak kaldıktan sonra “halk istiyor” diyerek en üst mertebe ve makam olan Cumhurbaşkanlığına hop diyerek atlayacak Akıncı’ya kendi parti çıkar ve adaylarını teperek yol açmaz! Sn. Akıncı’nın bir dezavantajı da Erdoğan’la takışmalı olmasıdır, laf arasında söylemiş olalım…
VE GELELİM EROĞLU İLE ÖZERSAY’A: Sn. Eroğlu’nun pozisyonu bellidir. Payandası UBP’dir, oylarına taliptir. Ha bu oylarla kazanır mı bilemiyoruz. Fakat UG’nin de oylarını alırsa iyicene güç kazanır.
Öte yandan Özersay da henüz resmi açıklaması olmamasına karşın adaylığa hazırlanıyormuş. En büyük silahı “müzakereciliği nedeniyle adının sürekli medyada yer alması ve insanların kulaklarını doldurmasıdır! Bu niteliğin Cumhurbaşkanlığını kazanmak için ne kadar yeterli olduğunu her halde Lefkoşa dükalığı iyi bilecektir! Buna karşın Özersay’ın sadece seçimlere katılması bile cesaretinin göstergesidir. Fakat bir sorun vardır: Sol ve sağ kesimlerden ne kadar oy toparlayacağı meçhuldür!
SİBEL SİBER FAKTÖRÜ: Sn. Sibel Siber’in de adı adaylar arasında geçmektedir. Tabi eğer Siber aday olmaya karar verirse kesinlikle CTP’nin adayı olmak isteyecektir. Üstelik “muhalif ve siyasi parti mensuplarından” da oy alma olasılığı, diğer partili ve bağımsız adaylardan daha fazladır. Çünkü halk kitleleri içinde, kendi şahsının odağı olduğu bir sempati çemberi oluşturmuştur. Bu en büyük avantajlarından birisidir…
Bir diğer avantajı “neden bir kadın Cumhurbaşkanı olmasın” görüşünün, çoktandır siyasilere karşı güvenini yitirmiş olan seçmen için enteresan bir tercih ve deneyim olabileceğidir…
KISACA: Bu kez Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin daha renkli geçeceğini söyleyebiliriz.