Yılın “o” zamanı geldi çattı! Bir kaç haftaya kalmaz şimdiye kadar ki en ciddi diyet kararını verir; Şubat gelmeden bozarız. Aralık sonuna doğru, bu yılın da çok hızlı geçtiğine hayıflanır; yeni yıl gelince aynı bonkörlükte yaşarız. Sevmediğimiz tüm alışkanlıklarımızdan kurtulmak için de; taze başlangıçlar için de hep yeni yılı hedef koyarız.
Benim için ağızdaki küf tadı gibidir yılın bu zamanları… 11 ayın ağır tortusu, öyle basit bir çalkalamayla da gitmez üstelik damaktan! Benim gibi hesap kesip z raporu alma işini yıl sonuna bırakmayanlar için hayat daha mı kolay yoksa giderek zorlaşıyor mu emin değilim.
Hafızası çok sağlam olmayan bizimki gibi toplumlarda, dönüp dönüp aynı hataların yapılmasının altında yatan temel neden de belki budur. Toplu hesap kesme törenine dönen Aralık’a havale edilince her şey, belki de hatırlamak zorlaşıyordur neyin, ne olduğu…
Tarçın Kokusu, Şömine ve Jazz
Tatlar ve kokuların bazı şeyleri kodlamam ve sonra hatırlamamdaki yadsınamaz etkisini bilecek kadar uzun zamandır tanıştığımızı varsayıyorum. Hâl böyle olunca, fonda Jazz ritimleriyle sarı sıcak ve tarçın kokulu kış günleri canlanıyor ister istemez beynimde. Ve fakat yaşadığımız gerçeklik maalesef bu değil. Neyse ki hava sıcaklığı henüz çok düşmedi de elektriğe abanmıyoruz. Aksi halde şömine sıcağını bilmem de mumun sarı ışığı giriverecek yeniden hayatımıza…
Hoş, bakım çalışmaları ve arızalar nedeniyle bölge bölge eksik olmuyor kesintiler. Hele hele cadde ve sokak aydınlatmalarından hiç bahsetmeyelim. Hadi geçtim ara yolları filan; nasıl olur da ana yollar, caddeler zifiri karanlık olur anlamakta inanın hâlâ zorlanıyorum. Önceki hafta sonu etkili olan fırtınanın göbeğinde yolculuk ettim. Tahminimin ve korktuğumun aksine, rötarlar hariç, o sert fırtınanın yolculuğun havada geçen kısmına olumsuz bir etkisi olmadı. “Hadi yırttık” diye düşünürken, havaalanından eve kadar araba kullanma stresini yaşayacağımdan haberim yoktu. Etkisi biraz hafiflemiş olsa da, önüne kattığını yola indiren ve bununla yetinmeyip, cama, çamurluğa, tekere yapıştıran rüzgar, Arizona çöllerinden getirildiğine neredeyse emin olduğum büyüklükteki ot topları ile bir sağa bir sola manevra yapmak suretiyle mücadele ederken, yolun büyü bölümünün karanlık olduğunu söylememe gerek yok sanırım…
Kabinede yer alan isimlerden “kriz masası işi Pazartesi’ye kaldı ama o zamana da fırtına bitmişti” lafını duymasam fıkra derdim. Fırtınanın geçmesini de sinerek bekleyenler, neyse ki Pazartesi etkisi kaybolunca, kriz masası kurma zahmetinden de kurtuldular.
Ülke gerçeği bir tarafa; dünyanın giderek daha da karanlığa bürünüyor olması, gücü ve etkisi ağırlaşan bir şamar gibi iniyor suratıma her gün biraz daha. Küçükburjuva hayatlarımızdaki tüm bu itiş kakış ve debelenme içindeki olmamışlık hali nedeniyle, omuz vermeye dahi yüzümüzün olmadığı öğrenci tabutları kalkıyor bir bir “üniversite adası”ndan. Tıpkı ihmaller zincirinin son halkasına kurban verdiğimiz henüz 20 günlük bir bebeğin tabutu gibi… Hesabı günlük kessek, unutmayıp, bunları yaşatanlara, olmamış gibi susanlara, konuşsa da bir şey yapmayanlara hesap sorardık belki… Sadece bir fikir.
2025’i Beklerken…
Sizi bilmem ama ben bölgedeki gelişmelere bakarak 2025’in son derece hareketli geçeceğini düşünüyorum. Daha önce hem burada yazdığım hem de ekrandan dillendirdiğim gibi, TC Dışişleri Bakanı Haka Fidan’ın adımlarını dikkatle takip ediyorum. 2. Dünya Savaşı sonrası güncellenmeyen; değişen güç dengelerine göre yeniden şekillenen bu yeni dünyada, minik bir pıtırcık olarak duran Kıbrıs Sorununun payına düşenler de elbette olacak. Bildik bakış açılarından kafamızı kaldırıp, her zamankinden daha fazla etrafımızda olup bitene bakmamız ve anlamaya çalışmamız gereken bir sürece girdiğimizi düşünüyorum. Fakat bunu yapmayıp içeriği sığ gündeme kapılıp gidenlerin niceliksel varlığı sandıklardan çıkıp sonuç olarak karşımıza çıktığı için, pek çok konuda çoğunlukla anlaşamamak gibi bir derdim var.
Önümüzde bir Cumhurbaşkanlığı seçimi olduğu ve erken seçim söyleminin gündemden düşmeden dillendirildiği böylesi dönemde, “biklalı tost sandüviç”imizi yiyelim fakat seçtiklerimizden ya da seçilmeye talip olanlardan da, değişen dünyayı ve parametreleri doğru analiz ederek toplumun önüne koymalarını talep edelim.
Bence fena fikir değil. Ne dersiniz?
































