Havadis Gazetesi | Kıbrıs Haber
Köşe Yazarları

Emmanuel Macron’un ayak sesleri

Kendimizi Emmanuel Macron adına alıştırmamız gerekecek. Fransa cumhurbaşkanlığı için yarışan beş aday içinde en ilginç tip olarak dikkat çekiyor. Son yapılan kamu oyu yoklamalarında da önde gidiyor. Ne var ki bu anket sonuçlarına güvenmek mümkün değil çünkü seçmenlerin yarısı, halâ kararsız olduklarını belirtiyorlar.

Günümüzün en önemli düşünürlerinden biri sayılan Jürgen Habermas, Macron için şöyle diyor: “1789 yılından beri kutsal sayılan kırmızı çizgiyi aşma cesaretini gösteren ilk politikacıdır. Şimdiye kadar demokrasilerde geçerli olan kural, bir adayın kazanma şansı olabilmesi için kurumlaşmış köklü bir parti  tarafından desteklenmek gerekliliği idi. Macron bu kurala aykırı davranarak seçimlere tek başına giriyor. Seçimleri kazanırsa bir devrim yapmış olacak ve Fransa’daki politika tablosunu değiştirmiş olacaktır.”

1977 doğumlu olan Macron, bizim hesaplarımıza göre 40 yaşında, Batılıların hesaplamasına göre de 39 yaşındadır. Yaşına bakılacak olursa deneyimsiz bir politikacı olduğu söylenebilir. Yarışa katıldığı ilk zamanlarda birçok ileri gelen politikacı kendisine hiç şans tanımamışlardı. Günler ilerledikçe onları azar azar yanılttı ve birçoğunu kendi cephesine çekmeyi başardı.

Macron 15 yaşında iken kendisinden 24 yaş daha büyük olan muallimesine aşık olur. Bunun geçici bir heves olduğunu sanan ailesi, eğitimini tamamlamak üzere kendisini bir yıllığına Paris’e gönderir. Bu türden aşkların birçok lise öğrencisinin başından geçmiş olduğu için aile bireyleri, aradan geçen zamanda, oğullarının yeni aşklara yelken aşacağını ve öğretmenini unutacağını ümit etmişlerdi.

Ama öyle olmadı. 18 yaşında olunca Macron, sevgilisi ile birlikte yaşamaya başladı. 2007 yılında da evlendiler. Kadının ilk evliliğinden olan üç çocukla birlikte yaşıyorlar. Seçimleri kazanırsa Fransızların genç ve yakışıklı bir Cumhurbaşkanı’nın yanında 64 yaşında bir “First Lady” görmekten memnun kalacakları söylenemez.

Macron, politikaya Sosyalist Parti ile atıldı ve 2014 yılında bakan olarak atandı. Cumhurbaşkanlığına adaylığını koymak için, 2016 yılında, bakanlıktan istifa etti. Sosyalist Parti içindeki sağcı kanada yakın durdu. Daha sonra partiden ayrıldı ve ve geçen sene “En Marche!” adında bir hareket oluşturdu.

Genel çizgileri ile politikası, Tony Blair’in “Üçüncü Yol”una benzetilebilir. Ortanın sağında ve solunda olan seçmenleri etkilemeye çalışıyor. Ve görünen o ki, bunda da başarılı oluyor.

Muhafazakâr aday ve eski başbakanlardan François Fillon’un adı etrafında dönen yolsuzluk iddiaları, Macron’un öne fırlamasına elbette yardımcı olmuştur. İddiaya göre, Fillon, devlet kasasından karısı ve çocukları adına, hak etmedikleri halde, yüz binlerce Avro aktarmış. Neme lâzım, adamda da çocuk gani; tam beş tane. (Konuyla ilgili soruşturma devam ediyor.)

Görünen o ki, Macron’un en güçlü rakibi, aşırı sağcı Marine Le Pen gibi duruyor. Ne var ki beş aday içinden Le Pen birinci gelse bile, ikinci turda kaybetmeye mahkumdur.

Brexit ve Trump’ın zaferinden sonra, birçok politika analisti, Le Pen’in bir sonraki seçimlerde cumhurbaşkanlığını kazanacağını ileri sürdüler. Ben bu görüşe katılmıyorum. Evet, Avrupa’da ırkçılık, İslamofobi, popülizm hatta anti-Semitizm yükseliş trendindedir. Ancak iktidara gelecek kadar değil.

Bunu geçenlerde Hollanda’da gördük. Son seçimlere 24 parti katılmıştı. Bunlardan bir tanesi bile Geert Wilders’in ırkçı partisi ile işbirliği yapmayı veya onunla aynı koalisyonda çalışmayı kabul etmemişti. Wilders’e “Bu oyunu seninle oynamayız” deyip arkalarını döndüler. Wilders beklenenin altında oy almış. Birinci gelseydi ne yazardı? Koalisyon hükümetini gene ötekiler kuracaktı. Tek farkla ki daha uzun zaman alacaktı koalisyonun kurulması.

Dolayısıyla Macron birinci tur seçimlerde birinci veya Le Pen’in arkasından ikinci gelirse, tahminim odur ki, ikinci turda kesinlikle kazanacaktır.

Macron’un bir özelliği de sözünü sakınmamasıdır. Cezayir’le ilgili bir soru üzerine Macron şöyle demişti: “Fransa insanlık suçu işlemiştir. Yapılanlar barbarlıktı. Mağdur ettiğimiz kişilerden özür dilememiz gerekir.” Bu sözler, Fransa’daki sağcıları da solcuları da kızdırmıştı.

Kendi kampındaki deneyimli politikacılar “Macron’un dilini tutmasını öğrenmesi gerekir. Seçimlere bir ay kaldı. Bu süre içinde büyük bir gaf yapmazsa rahatlıkla seçimleri kazanabilir” diyorlar.

Seçim gezisi sırasında bir fabrikayı ziyarete gitmişti. Fabrikadan çıkarken fabrika işçileri için kameraların önünde “Okuma yazma bilmeyen cahiller” ifadesini kullanmıştı. Halbuki seçilirse ilk yapacağı işlerden birinin Almanya ile anlaşarak Avrupa’daki işçilerin durumunu iyileştirmek olacağını söylüyer.

Göçmen ve mülteci konusundaki görüşleri ise Merkel’inkilerine çok yakın. Fransa’nın daha çok sayıda mülteciyi içine sindirebileceğini ve bunun ülkenin ekonomisini geliştireceğini savunuyor.

AB yanlısı bir politika oluşturdu ve mitinglerinde azımsanmayacak sayıda AB bayrakları sergilenmektedir. Daha sonra yapılacak olan Almanya seçimlerinde en güçlü iki aday Angela Merkel ve Martin Schulz, hangisi kazanırsa kazansın AB için hayırlı olacaktır çünkü ikisi de AB’cidir. Almanya ile Fransa’nın birlikte yürütecekleri sıkı bir çalışma ile, ola ki, AB’nin yaraları bir an önce sarılır.

Kesin olan şudur ki, yakın zamanda, Emmanuel Macron adını çok duyacağız.