TÜRK-SEN Genel Başkanı Arslan Bıçaklı, ülkedeki kayıtsız iş gücünün korkunç boyutlara ulaştığını ifade etti.
Ülkede yaklaşık olarak 30 bin kişinin kayıtdışı şekilde çalıştığını dile getiren Bıçaklı, bu kişilerin kayıtdışı olmasına rağmen ülkenin işgücüne dahil olduklarını kaydetti…
Taa 2011’de kaçak işçi sayısının 40 bine dayandığı söylenmekteydi. Haydi Bıçaklı’nın dediğini kabul edelim ve 30 bin diyelim… Düşünebiliyor musunuz, nüfusun yaklaşık yüzde 10’u kadar insan kaçak çalışıyor…
Bu sayı Güney Kıbrıs’ta bile 28 bin…
Kıbrıs Türk İşverenler Sendikası Başkanı Hasan Sungur, bir süre önce yaptığı açıklamada, ülkede ‘kayıtlı’ işçiler yanı sıra çok sayıda kaçak işçi bulunduğunu, hükümetin bu kişilere ‘af’ çıkarması halinde ekonomiye önemli katkı sağlayacaklarını söylemişti.
Zaten hükümetler de sürekli olarak iş çevrelerinin baskısıyla af çıkartmaktalar. Her seferinde “Bu son” denilerek çıkarılan afların arasında sadece bir kaç yıl var…
Yenile bir tane daha çıktı…
Af çıkıyor da, ama acaba beklenen oluyor mu? Yani adada kaçak çalışanlar, yasal mevzuat altına giriyor mu? Ya da kaçta kaç? Daha doğrusu, atılan taş ürkütülen kurbağaya değiyor mu?
Affı çıkarıyorsun, ‘bari bundan sonra denetle’ diyorsun, ‘denetleyecek elemanım yok’ diyor.
Cezaları arttırıp, caydırıcı olması gerekirken, düşürüyor.
İşte şu son af sırasında kayıt dışı işçi çalıştıran işverenlere uygulanan aylık asgari ücretin 5 katı tutarındaki idari para cezası, 1 asgari ücrete indirildi. Sanki kıyak paketi gibi… Bunu bizzat Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Hamza Ersan Saner övünerek anlattı…
Yatırım ne için? Ülkenin kalkınması, halkın refahı için…
Yatırım demek, istihdam demek…
Yatırım demek, devlete gelir demek…
Kaçak işgücüyle bunların hangisinin bize ya da devlete bir faydası var ki?
Sadece kaçak çalıştırana faydası var…
Adam yüzünü kızartıyor, hatta artık hiç kızartmıyor, alışmış kaçağa, ucuz işçi çalıştırıyor, devlete gereken vergiyi vermiyor, yatırımlarını, diğer mükellefiyetlerini yerine getirmiyor ve haksız kazanç elde ediyor…
Üstelik kaçak işçi, senin, kendi halkının hakkını da yiyor. Yerli, vatandaş, tercih edilmiyor…
Bu ülkede üniversite mezunları artık, asgari ücrete tamah eder durumda… Onların yerinde de kaçak çalışıyor.
Öğrenci diye geliyor, ya okula uğramıyor -çünkü devam mecburiyeti yok- ya da bitiriyor, kalıyor, ne arayan ne soran…
Özellikle inşaat işinde öyle branşlar var ki, Kıbrıslı Rumlar gelip Kuzey’de kaçak çalışıyor… Bunları organize eden şirketler türemiş durumda…
Yaşayan insanların yüzde 10’unun vergi vermediği, sosyal sigorta ve ihtiyat sandığı yatırmadığı bir ülkeyi baştan başa yatırımla doldursanız kime ne yararı var ki?
Dostlar alış verişte görsün misali bir inşaat furyası, bir üniversite furyası, bir otel, casino furyası, elde var sıfır…
Sonra gider el açarsın. Olacağı bu…
Ya getirdiği sosyal sorunlar? Kontrolsuz nüfus artışı, kültürel çelişkiler… Alt yapıya getirdiği sorunlar…
Bu aflar, ceza indirimleri, bildirim zorunluluğunu kaldırmalar falan, toplumda zaten refah içinde olan dar bir kesimin çıkarına olduğuna göre, denetimi yapmayan, cezalandırmaktan kaçan hükümetler kimin için vardırlar?
Vergi bizden, refah başkasına…
Galiba sosyo-ekonomik kuramların en temel çelişkisine geldik….
YERİN KULAĞI VAR
5’Lİ KONFERANS İÇİN 2 ŞART:
Bu işler şart şurtla değil, niyetle olur ama Rum tarafı, olası beşli bir zirve için şartlarını ortaya koydu. Bu şartlardan birisi Türk tarfının masaya harita koyması ve haritada Rum taleplerinin yer alması. Bir çözüm için bazı fedakarlıkların da yapılması gerektiğini biliyoruz ama, hep veren taraf olmak da istemiyoruz. Verdiklerimiz ile aldıklarımızın arasında bir denge olmasını istemek de bizim şartımız olmalı…
YA SONRA:
Hafta başı adada yaşayan iki toplumun da kaderini etkileyecek görüşmeler start alacak. Genellikle çözüm sonrası olacakları konuşmayı tercih ediyoruz. Ekonomi, bankaların durumu ve günlük yaşamımızda oluşabilecek değişiklikleri tartışıyoruz. Keşke bunları konuştuğumuz kadar, yaşanacak olumsuz bir netice halinde neler olabileceğine de kafa yorabilsek. Çünkü şu anki pusula, umuttan çok umutsuzluk gösteriyor…
SON BASAMAK:
Müzakere süreciyle ilgili endişelerinin devam ettiğini belirten Serdar Denktaş, İsviçre’deki görüşmeyi “merdivenin sondan bir önceki basamağı” olarak değerlendirdi. Son basamağı sağ salim çıkıp düzlüğe mi varacağız, yoksa son anda takılıp dibe mi düşeceğiz bilmiyorum…
BÜYÜK LOKMA YE….
CTP’nin müstakbel Genel Başkanı Tufan Erhürman, ya tek başına bir iktidar veya sol bir parti ile koalisyon yapabileceklerini belirterek, UBP ve DP ile bir hükümet ortaklığı kurmayacaklarını söyledi. Halbuki siyasette bu tür sözlerin geçerli olmadığını bu toplum öğrendi. Hani bir söz var, “büyük lokma ye, büyük laf etme” diye. Yarın “keşke söylemeseydim” diyecek duruma gelebilirsiniz…
ÜÇÜ BİR ARADA:
Meclis Başkanı Siber, Başbakan Özgürgün ve Yüksek Mahkeme Başkanı Şefik bir araya gelerek bir toplantı gerçekleştirdi. Toplantıda yasama yürütme ve yargının verimliliği için, birlikte adım atılması ve yasaların daha nitelikli ve hızlı hazırlanması için işbirliği yapılmasına karar verildi. Devletin üç temel ayağının biraraya gelmesi, toplum olarak yıllardır özlediğimiz bir görüntü. İnşallah sonuç alırlar…
GÖZLERİ KAMERALARDA BAKANLAR:
Bakanların hiç bitmeyen ilkokul ziyaretleri, hastaneye sıcak su bağlanması töreni, daha neler… Bence çok daha ciddi işleri olmalı. Eğitimin, sağlığın eksiklikleri masa başında planlanmalı. Mesela bir bakan, devlet okullarının yerlerde sürünen eğitim kalitesini yükseltecek planlamaları koordine etmeli, üniversitelerin ekonomik kaçağa, sosyal sorunlara neden olan uygulamalarına son vermeye yoğunlaşmalı ya da bir başkası ha çıktı ha çıkacak denilen, genel sağlık sigortasına eğilmeli. Kendileri yapacak değil ama, sokaklarda, kameralara poz verecek vakitleri olmamalı diyorum. Çok şey mi istiyorum..?
ZİRVEDEKİLER
Kudret Özersay: “Bir toplum kendi geleceği söz konusu olduğunda bunu kimseye emanet edemez! Bu sorumluluğu kendi üstlenmek zorundadır”… Bir ton lafın yerine, tek bir cümle… Özersay’ın bu sözleri, dıştan A planları, B planları bekleyenlere mi acaba…
DİPTEKİLER
Hüseyin Ataben: Bizzat uzmanlar ve süt üreticileri hellimde süt tozu ve kazein katkısı iddialarında bulunurken, Veteriner Dairesi Müdürü Hüseyin Ataben iddiaları reddediyor ve “gerçekçi değil” diyor. Sen süt tozunun hellimde kullanılmasını yasaklamış olabilirsin. Peki denetim? Ya da denetim sonuçları? Türkiye’deki gibi, marka adı da vererek, bize güvenilirliklerini sıralayabilir misin? Beklenen yanıt buydu… Kanıtıyla, belgesiyle, tesciliyle, laboratuvar sonucuyla… Öyle “reddettim demekle” bitmez bu iş. Ben meslek örgütüne ve de sütleri sokağa dökmek zorunda kalan üreticiye inanırım…
































