Küçük bir servet ödeyerek aldığınız marka ceketinizi, eteğinizi, gömlek veya pantolonunuzu severek giyiyorsunuz. Kazara o çok sevdiğiniz kıyafetiniz bir yere takılıp yırtılıyor, sigara külüyle yanık oluşuyor veya mevsime göre kaldırılan yerde güve kemiriyor velhasıl bir şekilde hasar görüyor. “Eyvah!” terziye tamire götürseniz bile yama içinize sinmeyecektir; kıyamasanız da çaresiz çöpe atıyorsunuz. Oysaki ellerinden sihir dökülen “Örücü Ustaları” işte tam da bu işi yapıyor. Hasar görmüş, yıpranmış, atmaya kıyamadığınız o çok sevdiğiniz kıyafetlerinizi eski haline getiriyorlar. Hatta kumaş dokusu delinen pahalı spor ayakkabılarınızı bile kurtarabilirsiniz. Örücülük, Türkiye’de kaybolan, unutulan, çoğu insanın adını dahi duymadığı mesleklerden birisidir.
Ankara’da hala bu mesleği devam ettiren en eski örücülerden Arif Usta’yı Necatibey Caddesi’nde, Güneşli Pasajı’ndaki, yarım asırlık küçük dükkânında ziyaret ettim. “Sizinle ilgili yazı yazmak istiyorum” dedim. Gözlüklerinin üstünden sevecen bir bakış atıp içeri buyur etti ve çay içer miyim diye sordu. En fazla üç metrekarelik atölyedeki boş olan tek sandalyeye oturdum. Arif Usta ile birlikte içeride iki kişi daha çalışmaktadır. “Ali Rıza Dönmez benim yeğenim, Rabia Satılmışoğlu da bir yakın tanıdığımızdır; onlar bu mesleği devam ettirecekler” diyor Arif Usta. Rabia Hanım sonradan gelmiş ama Arif Usta’dan bayrağı devralacak kişinin Ali Rıza Bey olduğunu anlıyoruz.
“1952’den beri bu mesleği yapıyorum. Tekrar Dünyaya gelsem tercihim yine örücülük mesleği olur. Esasında zor ve ince bir iş ama ben seviyorum. Emekliyim ama niyetim ömrümün sonuna kadar çalışmak.” diye söze başlıyor Ustamız.
Arif Güngör 1937 yılında Ankara Beypazarı Karaşar beldesinde dünyaya gelmiş. İlkokulu bitirince geçim şartları yüzünden köylerinden göçerek Ankara’ya gelmişler. Küçük yaşta çeşitli yerlerde çalışmış ve sonrasında örücülük mesleğini öğrenmeye karar vermiş. 1952 yılında Ankara’nın birinci kuşak en tanınmış örücülerinden Yusuf Örer Usta’nın yanında çalışmaya başlamış.
“İstanbul Eyüp’tendi Yusuf Usta. Beni de iyi bir sanatkâr olarak yetiştirdi. Askerlik sonrasında ustama ayrılmak istediğimi söyledim ve ayrıldım; Necatibey Caddesi’nde örücülük yapmaya başladım. Sene 1960… Yani 60 İhtilali’nde bu işe başlamıştım. 64’te buraya taşındım ve o günden bu yana da buradayım. Ben bu işe başladığımda Ankara’da iki örücü ustası vardı. Onlar birinci kuşak örücüler, ben ikinci kuşağım. Üçüncü kuşağı da yetiştiriyoruz. Ankara’daki örücülerin hepsi benden yetişme. Yaklaşık on tane örücü var, birisi hariç diğerleri benim yetiştirdiğim ustalar. Evliyim, bir kızım bir de oğlum var ancak onlar örücülüğe heves etmediler.” diye anlatmaya devam ediyor Arif Usta.
Örücülük mesleğini terziliğin bir kolu diye düşünmeyin. Dükkânda bir tane bile dikiş makinesi yok, hatta ustamız dikiş makinesini kullanmayı bilmediğini söylüyor. Örücülerin yaptığı işi ise şöyle özetliyor Arif Usta: “Diyelim ki kıymetli bir elbise aldınız ve sigara yanığı oldu. Bunu atamazsınız, o vaziyette de giyilmez. Biz elbisenin dikiş kenarından iplik alıyoruz ve yanık olan kısmı yeniden örüyoruz. Böylece elbiseye yeniden hayat veriyoruz. Eğer büyük bir parça gerekiyorsa da, o kumaştan alıyoruz ve örerek monte ediyoruz. Buna üstten çalışma diyoruz. Ardından yaptığımız ütü ile tümüyle belirsiz bir tamir gerçekleştiriyoruz. Yani iki çeşit tamir söz konusu örücülükte. Küçük sakatlar için iğne ile örme, büyük sakatlar için ise parça montajı.”
Tebessüm ederek soluklanıp devam ediyor: “Bizim işimizde önemli bir detay da şöyle; örülecek eşyanın ipek veya yün olması lazım. Naylon bir kumaşın sakatlığının örülmesi için verilen emeğe ve paraya yazık. Bazen de vatandaş ‘Eskiyince atarım’ diyebiliyor. Ama eskiyince atılacak eşya var, atılmayacak olanı var. Bir kravat getiriyor vatandaş, veriyor 30-40 lirayı sakatını yaptırıyor. Demek kravatın değeri var ki, bu onarımı yaptırıyor. Bir çoraba aynı şekilde kalitesi için para verip onarım yaptıranlar var. Bazen de gerçekten emek vermeye masraf etmeye gerek olmayan çok eskimiş bir eşyayı da tamir ettirmek isteyenler oluyor manevi değeri için.”
Duvardaki çerçevelenmiş gazete kupürleri dikkatimi çekiyor; “Devlet adamlarına da çok işler yaptınız sanırım” diyorum. Tam o sırada takım elbiseli genç bir adam beliriyor kapıda. Gelenin müşteri olduğunu anlayarak kalkıp ona yer veriyorum ve dışarıda bekliyorum. O gidince devam ediyoruz sohbete; “Bu beyefendi Cumhurbaşkanlığı’ndan geldi. Terziye tamire verilmiş ama daha da kötü hale gelmiş bir pantolon getirmişti, çok uğraştık ama kusursuz şekilde hasarı onardık, danışmanlardan birisininmiş” diyerek ekliyor: “1954 yılından bu tarafa Celal Bayar, Adnan Menderes, Turgut Özal, Süleyman Demirel, Abdullah Gül ve şimdiki Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın da kıyafetlerini onardım. Gerektiği zaman gönderiyorlar, biz de elimizden geldiği kadar iyi yapmaya çalışıyoruz.” Merakla soruyorum Rahmetli Ecevit için de tamirat yapıp yapmadığını. O’nun bir battaniyesini onarmış, sonrasında da Merhum Ecevit bizzat kendisi gelip Arif Usta’ya teşekkür etmiş.
“Son olarak en çok etkilendiğiniz bir anınızı paylaşsanız bizlerle” diyorum, sıkmaktan korkan, rica dolu bir ses tonuyla. Gülümsüyor ve anlatmaya başlıyor: “Turgut Özal’ın bir gün ceketi geldi. Örgü için bıraktılar. Biz onu ördük, hazırladık. O sıra Cumhurbaşkanlığı seçimleri vardı. Cumhurbaşkanı seçildikten sonra o ceketi almaya geldiler. Ben de onlara bir latife yaptım, ‘Başbakanın ceketi olarak geldi, Cumhurbaşkanının ceketini teslim ediyorum’ diye.”
Kalkmak için hazırlandım ama koca bir Ustayı bir köşe yazısına sığdırmak, sadece yazıp anlatmak yetmiyordu bana. Birden aklımda canlanan bir fikirle; devlet veya belediye bünyesinde kurslar açılsa, ilgi duyan insanlara öğretmek isteyip istemediklerini sordum. Arif Usta’mızın yetiştirdiği Ali Rıza Bey heves ve heyecanını hiç saklamadan “Ben varım!” dedi içtenlikle. Böylesi bir zanaat sahiplenilmeli, maddi ve manevi olarak desteklenmeli ve tanıtılmalıdır. Bir kentin kimliğinde ilmek ilmek iz bırakan, ellerinden sihir dökülen sabır ustası Örücüleri devlet destekli bir projeye dâhil etmek imkânsız değildir. Değerlerimize sahip çıkmak toplum kültürünün de en temel taşıdır.
“Efendiler… Hepiniz Milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz; Hatta Cumhurbaşkanı olabilirsiniz; Fakat Zanaatkâr olamazsınız! Zanaatı olmayan bir toplumun, hayat damarlarından biri kopmuş demektir…” Atatürk
































