Köşe Yazarları

Eğer devlete inanıyorsak…

Ne kadar bunalımda olursak olalım  “devletin bütünlüğünü” korumak  zorundayız.

“Bütünlüğü” sağlamak için  devlette “devamlılığı” kalıcılaştırmalıyız..

Eğer “nasıl bir devlet” sorusuna cevap veremiyorsak, biline ki “bütünlük” ve “devamlılık” da yetmeyecektir!

Çünkü bunları homojen hale getirecek olan  “ulusal devlet” ve “sistemi” olacaktır..

KIRK dört yıldır “bütünlüğü, devamlılığı” dolayısıyla “ulusal tanımı” ve “işlevi” olmayan “devletimizden”  bahsediyorum.. Üç yüz elli bin nüfuslu  toplumumuzun tutun ki yarısının “inanmadığı” devletimizden!

Topraklarından sularına, taşlarından dağlarına, ormanlarından sahillerine, ürünlerinden nimetlerine, havasından, güneşinden, bizlere sağlayıp sunduğu  yaşam olanaklarından…

Yararlandığımız, sayesinde var olduğumuz devletimizden…

Sevgi ve Saygı ile sarıp bağrımıza basmamız, ona sahipliğimizi koyarken şeref duymamız gereken  devletimizden…

BAYRAĞI.. Meclisi.. Anayasası.. Yasaları.. Seçme seçilme hakkında çok partili demokratik sistemi.. Kalkınmasını gerçekleştirmek umudunda seçip seçip başına koyduğumuz hükümetleri.. Hukukun üstünlüğünde halkına yönelik adaleti  ile bizim devletimizden söz ediyorum…

VE bu nedenle diyorum. Kim istersen ol! Ne istersen ol! Eğer sen Allahın gazabı değilsen bu devletin Bakanlıklarını basıp camı çerçeveyi aşağı indiremezsin.. Kırıp yıkamaz, polisine karşı gelemezsin! Meclis damlarına çıkıp protesto edemezsin..

Aksine inanıp saygı duyacaksın çünkü  sen devlete kast eden anarşist olamazsın! Buna hakkın yoktur!

YAZIK  ki artık bu  ülkede devleti kastetmeyi hak arayışı ile karıştıran mesela Hayvan Üreticileri gibi kesimler de oluştu..

Ki yeniden yazmaya hiç gerek yok. Zaten bu devlete inanmıyorlar ki şimdi de Guterres belgesi ile ilga edip yerine Rum sultasına dayalı bir federal devlet koymak için çabalayıp dövünüyorlar..

GERÇEKTEN büyük şüphe duyuyorum:    Yoksa biz  henüz devlet olacak olgunlukla “vatan sevgisine” sahip değil miyiz?..

**********

TÜRKİYE’DEN DE BEKLENTİLERİMİZ VARDIR

Yukarıda çuvaldızı önce kendimize soktuk ki “şimdi gelelim Türkiye’ye” derken insafsızlık olmasın!

Çünkü şöyle diyeceğiz: Kıbrıs Türk halkı Yarım asırdır “Volkan”lardan, TMT’lerden, Erenköy’lerden, 1963’ler, 1974’lerden  süzülerek, şehit olarak, göç ederek, soykırıma uğrayarak, yanarak yakılarak geldi bugünkü “devlet” mertebesine..

FAKAT halâ çözümsüz ve hâlâ geleceği karanlık! Üstelik ambargolarla sarmalanmış!

Eğer bunların sorumluları olan suçlular ayağa kalkacaklarsa, aralarında dev cüssesiyle Türkiye de vardır. Çünkü:

Barış Harekâtını gerçekleştirdi, bizi Rum mezaliminden kurtardı ama 44 yıldır hâlâ çözümü sağlayacağımız bir siyasi başarı gösteremedi..

Bırakın çözümü, Rum’un, AB’nin  yıllardır bizi sıkboğaz eden ambargolarından da kurtaramadı!

1974 askeri zaferini ekonomik kalkınma ile   taçlandırmayı da başaramadı!

Her ne kadar dünyada çok  dostu olmadığını öğrendikse de yıllardır bekledik ki en azından “dostum” dediği ülkelere tanıtsındı bizi,  bunu da beceremedi!

Nüfusumuz kadar nüfusunu aramıza kattı ama rehabilitelerinin sorumluluğunu  KKTC hükümetlerine yıktı!

Aynen 1974’den sonra Türk halkının içine itildiği  ganimete dayalı iskân ve  ekonomisi benzeri bir olayla  Kıbrıslı-Türkiye’li ayırımına varan tatsız bir ortam yarattı!..

En büyük hata ise  “1974’den sonrasının “oldu bittiye” getirilmesi oldu! (Ki  sonrası yıllarda mevcut statükoyu kimsesi değiştiremez dediği halde Annan planına evet dedirterek hem adadaki kendi varlığını hem de bizi tehlikeye attıydı!)

Dahası “KKTC-TC arasında “kıyı ticareti anlaşmasına” karşın yıllardır Mersin gümrüğünü bile aşmak bir büyük sorun oldu!

TC’nin kelli felli bürokratları, Kıbrıs’ın siyasi ve ekonomik durumunu anlayana kadar bizi hep “tembellikle” suçladılar!

SERZENİŞLERİMİZ bitmez! Ancak bu yakınmalarımız “Türkiyesiz olamayacağımız” gerçeğini değiştirmez.. Aksine “bölgemizdeki savaşla  ve Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon arayışları nedeniyle artık Türkiye’ye çok daha fazla  ihtiyacımız vardır.

SON krize gelince: Sn. Erhürman Erdoğan’la görüştü.. Dün de yazdıktı tabi ki devletin mesela “hayvancıların” isteklerini bile karşılamak sıkıntısında paraya ihtiyacı vardır. Yoksa durum onu gösteriyor ki yakında özel sektörde iflaslar başlayabilir! Ödemeler dengesi bozuldu mu devlet de ayakta duramaz.. “Gelsin erken seçim” demek de bu kaotik ortamda akıl kârı değil!

Kısaca “krizden kurtulmanın reçetesi bizden  ilaçlar Türkiye’den. Zaten başka çare yok!

**********

KISACA TAKILDIĞIM: (HAYAT PAHALI DA ZAMMI NEREDE?)

Artık marketlerde sürprizlerle karşılıyoruz! Bir gün  bakıyorsunuz raflar boşanmış. Yoğurt hellim gibi sürekli aldığınız “markalı” gıdalar  gitmiş, kaybolmuş!

Sebzeler meyveler pahalı ya! Yetmemiş. Domatesler fiyatlarıyla birlikte ikiye ayrılmış. Çöpe atılması gereken ucuzları, eh eh alınabilir dediğiniz pahalı olanları!

Patatesler baskın paha. Dert şurada ama: Tartıya bir kilosunun yarısı kadar toprağıyla vurulmakta!

Ve artık fiyatlar günlük değil, sabah başka akşam başka olmakta..

SONUÇ şu: Elbette üretici, satıcı, esnaf, zanaatkâr kendini güvenceye almak için koruyacak, dövize uygun fiyat tespitleri yapacak, mümkün olduğunca az fire vermeye çalışacak. Kısaca zarar değil kâr yapacak ki tezgâh dönsün.

Peki ama maaşı sabit olanlar. Hani şu artık herkeslerin gözlerinin üzerlerinde olduğu Kamu görevlileri gibi aylıkçılar ne yapacak? Bekleyecekler ki yedikleri kazıkları altı ay sonra verilecek  hayat pahalılığı zammı ile çıkarsınlar!

Yeri geldi soralım: Hani da bu HP zammı iki

Aya indirilecekti?




İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Kapalı