Rahmetlik Ecevit’e sorulur: “Kıbrıs’ta iki bağımsız devlet tezine karşılık Türkiye’de bağımsız Kürdistan önerisini getiriyorlar. Sizce KKTC ile bağımsız bir Kürdistan mukayese edilebilir kavramlar mıdır? Başka deyimle sayısal çoğunluk ve silah üstünlüğüne dayalı olarak Türkleri katleden Rumlar’a karşı ayni biçimde Türklerin Kürtleri öldürdüğü hiç görülmüş müdür? Ki bu şekilde bir iddia söz konusu olabilsin?
Ecevit çok özetle aktardığım şu cevabı verir: “Kıbrıs ile Irak çok farklı konulardır… Kıbrıs’ta din birliği de dil birliği de yoktur… Kuzey Irakta Batı uydusu Kürt devleti kurulması tüm bölge için tehlike yaratır… Her uluslar arası sorunun kendine özgü bir takım özellikleri vardır, paralellik kurulamaz… KKTC’nin tanınması ise kimse için bir sorun yaratmaz…”
Ecevit bir başka soru üzerine de şunları söyler: “Barış Harekâtından hiçbir pişmanlık duymuyorum… Karar, yaşamımdaki en zor karardı… Çünkü ben hem savaşa çok karşıyım hem de Yunanlıları çok severim… Hatta bu konuda bir şiirim vardır…”
Bu konuşmanın hangi tarihte yapıldığını bilmiyorum çünkü belirtilmemiş, tutun ki 1990’lar olmalı… Ancak vurgulamak istediğim şudur: Barış Harekâtından önce Kıbrıs’a müdahale etmemek için adeta tüm dünyaya yalvar yakar olan Ecevit Yunan cuntası ile Kıbrıs’taki EOKA’cı taifesine meramını anlatamamak bir yana, garantör ülke durumundaki İngiltere’ye de anlatamadıydı…
Yine de kaçınılmaz olarak gerçekleştirdiği harekâta “barış” adını koymuştu… Ne var ki o da “politikanın” cazibesine kapılarak dişlileri arasında ufalanırken, Kıbrıs sorununun da çözümsüzlüğünü “kader” haline getirecek ilk “politikacı” oluverdiydi. Talihsiz bir olay!
BUNLARI NİÇİN YAZDIM. 1974 sonrası “Ankara politikası” ne Barış Harekâtı gibi büyük kararlılıkla ciddiyet taşıdı ne de dünya siyasi çevrelerine yönelik ikna edici propagandalarla sürdürülüp başarı elde edildi.
Ve Türkiye çok kısa sürede adada bir “işgal ordusu” imajı yarattı! İşte ilk büyük kayıp da bu oldu çünkü sonrası tüm çözüm çabaları “mazlum” rolünü oynayan Rum propagandalarında, “işgal edilmiş” topraklarının senaryoları ile işlendi!
HÂLÂ ÖYLEDİR: İşte geldiğimiz son nokta: İki ayrı devletten “tek devlete!”
İki ayrı halktan “tek halka!”
İki ayrı bölgeden belki tek bölgeye!
Asıl fecaat ise Anastasiadis’li Rum liderliğinin bunları bile “kendi çıkarları açısından yeterli bulmamasıdır…” Yeni başlayan müzakerelerde vereceğimiz olası ödünlerden dolayı, sürece hayırlı olsun diyemiyorum… **********
VE “HAVADİS GAZETESİ” BEŞ YAŞINDA. (İŞTE HAVADİS’LE İLGİLİ DÜŞÜNCELERİM.)
Galiba memlekette on dört tane gazete varmış… Allah artırsın! Demek bu 3 bin kilometre karelik coğrafyadaki 280 bin kişilik toplumun yahut cemaatin müthiş bir gazete aşkı” varmış… Ki bu gazetelerin ayakta durabilmeleri için herkesin hemen her gün on dört tane gazete satın alması gerekmektedir! Yani akıl ile mantık onu söylemektedir çünkü gazete yayınlamak ne kahve öğütücülüğüne bezemektedir ne hellim yoğurt yapmaya! HAYIR: Gazete yayımcılığını küçümsemiyorum. Nitekim bu memlekete üç bine yakın Sivil Toplum Örgütü olduğu söylenmektedir… Sendikaların otuzu aştığı bilinmektedir… Belediyelerin 29’larda olduğu da bir başka gerçektir…
Televizyon sayısı da her halde 10’ların üzerindedir.
KISACA: Bu toplumun konuşup yazacağı, uğraşıp savunacağı, uğruna savaşıp ter akıtacağı, iddiasına ve inadına örgütlenip mücadele edeceği “çok insanı, çok sesi, çok örgütü” varmış! Zaten buna da “demokrasilerde çok seslilik” derlermiş!
PEKALA HAVADİS’İN BU ÇOK SESLİLİK İÇİNDEKİ YERİ NEDİR? Daha yayına başladığı gün yayımlanmakta olan pek çok gazete arasından sıyrılarak ilk sıralara oturma başarısı…
Çok büyük reklam veya propaganda mı yaptı? Hayır! Sadece yayınına iddialı “bir kadro hareketi” ile başladı… Havadis, “Mesleği gazeteci olan insanların” gazetecilik yapmak için yayına soktukları bir gazete oldu…
Ve başından beri özenle kaçındığınca “falan veya filan partinin kuyrukçusu” olmaya, zamana zemine göre bukalemunluk yapmaya hiç tevessül etmedi…
Nitekim günü geldiğinde anlı şanlı siyasi partilerin “gizli defterlerini” de araladı, “habercilik” görevinde, siyasi partileri de deşifre de etti!
YA BENİM HAVADİS’TEKİ YERİM? Başaran Düzgün gazeteyi çıkarmaya hazırlanırken söylediydi: “Seni de aramızda görmek isteriz.” Cevap vermeden önce şöyle düşündüydüm: “Bu insanlar benim yazılarıma dayanamazlar, iki günde beni kapı önüne koyarlar!”
Kısaca ben “Annan planı dönemlerinden kalma ifadesi ile “statükocu,” bazıları için “ırkçı” hatta “faşist” olan bir yazardım. Üstelik “ayrı devleti savunduğum için de “Denktaşçıydım!”
Oysa hiç de öyle değildim: Nitekim hep “Denktaş’ı bizim inandıklarımızı savunduğu için tutarız” diyenlerdendim. Kaldı ki müzmin bir hastalık haline gelmiş huyumla onun bunun kuyrukçusu da olamazdım!
Beş yıl süreyle diğer bir iki gazete ile birlikte Havadis’i hemen her gün okudum ki her halde büyük imaj değişikliğim söz konusu olacak, yinelenen ilk teklifle Havadis’e geçtim…
Dün Havadis gazetesi 5. Yılını kutladıydı… Bu süre içinde daha bir olgunlaştığını, “çok sesli” fakat dengeli bir yayım politikası kazandığını görüyorum… “Poli” gibi Kıbrıs Kültürüne katkı sağlayan haftalık dergisi de bir başka zenginliği… Ve umut ediyorum ki daha uzun yıllar Havadis gazetesindeki “Köşemden” yazmaya devam edeceğim…
Havadis Gazetesine nice başarılar temennilerimle…
*********
NEDEN TÜM İNSANLIĞIN “SEVGİLER GÜNÜ” OLMASIN?
Eğer Kıbrıs gibi bir adada yaşarsanız “gününüzü de şaşırırsınız feleğinizi de! Hele içimizin dışımızın şu sıralarda “müzakerelerle” dolduğu, siyasi sorun tartışmalarının şah damarımızda attığı bir dönemde bırakın “sevgililer gününü” yaşamakta olduğunuzu bile unutursunuz!
Zaten canlı robotlar haline getirildik! Bilinmeyen, görünmeyen yalnız hissedilen eller ve güçler tarafından, “hop derler kalkarız, kıh derler çökeriz…”
Hele hele artık bizim gibi ekmeğini yemiş, ununu sermiş insanları ne “soyut kavramlar” haline gelmişliği ile “sevgililer” ilgilendirir ne de “günleri!” Zaten “bir kedim bile yok!”
BAHSETTİĞİMİZ NEDİR? Dünkü “Sevgililer günü” tabi! Unuttuyduk! Oysa daha bir süre önce Sevgililer Günü için satın alınacak çiçeklerin fiyatları salınmıştı gazetelerde! Ve bir kez daha böylesi günlerin kazık atmak için nasıl fırsat olarak kullanıldıklarını düşünmüş, yazacağım demiştim kendime… Bir gün gecikmeyle araya sıkıştırıyorum işte:
Mesela Batı’da yahut ekonomisi düzgün ülkelerde Bayramlarda, Noellerde, böylesi özel günlerde falan, insanlar bu tip “günleri” gerçek anlamda “kutlayarak, eğlenerek, yiyip içerek” yaşasınlar diye, ucuzluk kampanyaları başlatılır…
Ne var ki bizim gibi “iflasın eşiğindeki” ekonomilerde, “nasılsa insanlar zorunlu alış veriş yapacaklar, fırsat bu fırsat atalım kazığı belki sermayeyi kurtarırız” düşüncesinde fiyatlar yukarı dikilirler!
KISACA: Sevgililer gününde çiçek fiyatları baskın pahasınaydı! Kimbilir öteki hediyelik eşyaların fiyatları ne idi? Üstelik bu Sevgililer günü dolayısıyle ekstradan yaşanan pahalılık artık her yıl geleneksel hale gelmişliği ile yaşanmaktadır… (Hatırlatalım bir gün es kaza çözüm olursa bu Türk çarşısı bu açıkgözlüğünün altında kalır, yine gider ya Rum’un komisyoncusu yahut işçisi olur!)
VE SORALIM: NEDEN “SEVGİLER GÜNÜ” OLMASIN? Ve neden ille de “sevgililer günü?” Oysa dünyanın “bireysel sevgilere” değil, “insanlığın tüm insanlarla kucaklaşacak sevgilerine ihtiyacı vardır…”
Mesela Türk’lerle Rumların… Suriye’de rejim yanlıları ile muhalefetin… Irak’ta Kürtlerle İraklıların, İsrail’le Filistin’in… Hatta Amerika ile Rusya’nın… Yunanistan’la Türkiye’nin …
Kısaca tüm dünya insanlığının “insanlık sevgilerine” ihtiyacı vardır… O karanfiller, güller, orkideler tüm dünya ülkelerinin semalarından insanların başlarına sevgilerle yağmalılar…
Çocuklar sevgilerle büyürlerken sevgilerle sarmalanmalılar… Rumlar’ın bayramı Türkler’in, Türkler’in bayramı Rumlar’ın sevgilerinde kutlanmalılar…
Ve bir dünya sevgisi sarmalı dünya insanlarını ki “barış da gelsin huzur sükûn da…”
HER NEYSE: Dün sevgililer günüydü… Aslında ibadet kadar kutsal bir olaydır, sevgililerin birbirlerini sevmeleri sevişmeleri… Dileğim ömürler boyu hep öyle süre! Darısı tüm dünyadaki insanlar, uluslar arası sevgilere!
































