1974 Harekâtı sırasında mesela Mağusa hisarları üzerinde solcu-sağcı, UBP’li CTP’li, zengin fakir, memur işçi, genç yaşlı, namuslu namussuz insanlar değil, “Mağusa mücahitleri” vardı. Karşılarında da Rum ve Yunan askerleri ile milis güçleri!
Sayıları üç yüzü geçmeyen bu “mücahitler” o gün o hisarlarda tek bir amaç için vardılar. “Mağusa’ya saldıran Rum ve Yunan askerlerini durdurmak, bozguna uğratmak, geri çekilmeleri için zorlamak…”
Bu nedenle karşılarında “düşman” olarak tanımlanan Rum askerlerine kurşun yağdırıyor, havanlarla mevzilerini bombalıyorlardı! Biliyorlardı ki eğer bu “karşı savaşa” baş koymasalar can ve malları tehlikeye girecek, vatan bildikleri toprakları işgal edilecek, belki öldürülecek özgürlükleri ellerinden alınacaktı…
Dolayısıyla tek bir mefkûre için tek düşünce ve tek yürekle savaşıyorlardı. O gün Mağusa’daki “mücahitler” yediden yetmişse ilk kez “ayrısız gayrısız, imtiyazsız sınıfsız” tek bir “bütün” oldulardı. Kimse ne Atatürk’ün ruhu için atıyordu düşmana kurşunu ne de Lenin’in hatırı için patlatıyordu havan mermisini. “Kurtuluşu, egemenliği, ailesinin selameti, toprakları için savaşıyordu.”
SAVAŞMAK: Toplumların ulusal davalarına sahip çıkmaları için ille de bir düşmanla savaşmak zorunda kalmaları mı gerekir? Toprakların ne kadar değerli olduğunu anlamak için ille de bir “saldıran” bir de “savunan” mı olmalıdır?
Can ve mal güvenliği söz konusu olduğunda mı “birlik beraberlik” akla gelmelidir?
Karanlıkları delmek için ille de karanlıklarda mı yaşanmalıdır?
Demek istiyoruz ki Rum liderliği ile kilisesinin kafalarına yapışmış o tarihi Türk düşmanlıklarını anlayıp öğrenmek için ille de bir asırdır saldırıp öldürdüğü, yakıp yıktığı gibi yine saldırıp öldürmesi yakıp yıkması mı gerekir? Ki akıllar başlara düşe!
BU GERÇEĞE BİR MİM KOYUN: KKTC’de sistematik şekilde Türkiye’ye, askerine, insanına, parasına, suyuna, elektriğine, yoluna, göletine, geçmişine geleceğine eleştirilerde bulunup adadan her bir şeyi ile çekip gitmesini isteyen insanlarımız vardır! (Niçin böylesi bir saplantı içinde olduklarının cevabı bir gün elbette verilecektir, tarih de belgeleyecektir…)
Yerine koymak istedikleri ise “Türk ve Rum” barışı ile oluşacak ve tümden tek kelimede ifadesini bulacak “Kıbrıslılıktır.!” Hani şu Anastasiadis’in “tek egemenlik” dediği! Savları da şudur: “Bu adada Türk ve Rum halkları asırlarca birlikte yaşadılar. Türkiye askeri müdahale ile bu birlikteliği yıktı yerine Kuzey’de faşist bir yönetim ikame ederken barışçı çözümü de adadaki işgalci konumundan dolayı dinamitledi!”
Bu düşünceler korkunçtur! Kaldı ki “düşünce” de değillerdir! Resmen parası “Euro” olarak ödenip satın alındıktan sonra kullanılan “siyasi provokasyonlardır!”
Propagandaların kaynağı AB markalı Eurolar, destekçileri ise Güney yurttaşı Rumlardır!
Hasımları Türkiye, adadan çekip gitmeleri gerekenler Türkiyelilerdir!
Tek görevleri vardır: Türkiye’nin KKTC’deki her yatırım ve yardımına anında karşı çıkıp şerh koymak!
Yazık ama: Bu insanlar 1974’lerde bu Kuzey uğruna savaştılardı! O zaman çok da gençtiler! Olgunlaşıp yaşlandılar, şimdi de uğruna savaştıkları toprakları Rumlara peşkeş çekmek için uğraşıyorlar! Üzülmez misiniz?
**********
EFKÂRI UMUMİYEMİZİN GÜNLÜK HAYATINA MUSALLAT OLAN ZARARLILAR!
Geçen gün “nedir bu halkın derdi davası” diyerek “günlük notlarıma” baktım. Ki son zamanlarda bir yandan az biraz bozulan sağlığım öte yandan sıcakların etkisi ile bu “notçular” olayını iyicene savsaklaşmıştım.
Şöyle bir toparladım ki ucuna şunu da ekledim: “Üç beş kişi bir yere geldiler mi en çok hangi sorunlarla olayları konuşurlar?” Zaten gazetelerin ikinci üçüncü sayfalarına bakmak bu konuda fikir verir de “halkın dili ile gailesi” her zaman farklı olur! Mesela gazete sayfalarına pek yansımaz ama “yaşamak için paraya gereksinimini varsa, bu halk o paraya nasıl ve hangi yollardan sahip olur?”
İşte en büyük sorun! Elbette para! Tabii ki dar gelirli yurttaşlardan söz ediyoruz. Sayıları az buz değil. Kaynak? Bakın “Mazbata Mağdurları” ile “kredi kartı nedeniyle mahkemelik olanlara!” Tabii bazı insanlarımıza da paranın “fazlası” dert olmakta!
SONRA: Günlük hayatın seyri! Ne var içinde? “Ha babam ha yürümez at/ Bir yudum su vermez evlat/ bir de kötü oldu mu avrat/ ölümü nideceksin/ gir ağla çık ağla… Tabii tersi de var! Bazan iki kişiye samanlık seyran olurken, çoban kulübesinde padişah rüyası görmek de bedavasıdır!
Ve günlük sorunlar: Köpekler! Köpeklerimiz! Sonunda “insanlarla ayni mertebeye geldiler!” Nitekim ne diyorlar artık? “Yollar canlılar içindir!” Köpeklerimiz de canlılar sınıfından olduklarından yollarımızda hakları vardır! İyi de biz o yolların asfaltlanmasından ışıklandırılmalarına… Kanalizasyon şebekelerinden çukurlarına düşüp haşat olan arabalarımızın tamirlerine… Ralliye çıktıkları için yollarda vızır vızır gidip gelen arabaların altında kalıp canlarımızın çıkmasına… Trafik işaretlerinin yetersizliğine kadar…
Çatır çatır hem vergilerimizi, hem faturalarımızı, hem de attıkları kazıklarla bastıkları cezaların paralarını ödüyoruz!
Köpekler ödüyorlar mı? Eee, o zaman hangi hakla kentlerin sokaklarını, yollarını işgal ediyorlar ensemizden carta çekiyorlar? Buna adalet deni mi?
BAŞKA NE VAR O GÜNLÜK HAYATIN İÇİNDE: Pislik var! Sırf bu nedenle memlekette belediyelere nazire onlarca daha örgütler oluştu. Şimdi bu “kirletenlerle temizleyenler” var ya! Savaşıyorlar! Onlar kirletiyor bunlar temizliyor! Bakalım filmin sonu nasıl bitecek?
Denetimsiz gıdalar! Sualinin cevabı kendinden menkuldür! İşte “artan kanser vakaları!”
Rekabetsizlik! Memlekette ne kadar mesleki kuruluş, dükkân sahibi esnaf zanaatkâr, çiçekçi, taksici, yapıcı, imalatçı, hayvancı, berber, kasap, kahveci, tamirci, boyacı, kısaca ne kadar meslek erbabı varsa önce toplanıp bir araya geliyorlar, oturup ürettikleri ile sattıklarının fiyatlarını tespit ediyorlar, sonra matbaalara gidip “şu, şu kadar TL” diyerek fiyat listelerini bastırtıp çalıştıkları yerlerin duvarlarına asıyorlar! Ne rekabet ne kavga! Allah ne verdiyse! Fiks menü satışlar!
Ve karpuz. Nihayet uğraşa didine kıyamet gününü de dayadık kapıya: Sonunda anası babası kabak olan karpuz üretildi! Tabi öyle de olunca artık karpuz niyetine kabak yemekteyiz!
Kısaca halkın dertleri bitmez!
**********
İSMET KOTAK’I RAHMETLE ANIYORUM
Bugün rahmetlik İsmet Kotak’ın ölüm yıl dönümüdür. Mezarı başında anılacak.
Bazı insanlar anıldıkça büyürler. Rahmetlik İsmet Kotak öylesi insanlarımızdandı. Hayır! “Politikacı” kimliğinden söz etmiyorum. Politika “politikacı” ile birlikte büyüyüp birlikte küçülen, sonunda kendini akrep gibi sokup telef eden bir “nankördür!”
Ben “Mağusalı, Namık Kemal Liseli, gazeteci, toplumcu, Kooperatifçi Kotak”tan söz ediyorum. O Mağusa Suriçi’nde her zaman “ilklerin” yaratıcısı olduydu.
Mesela Namık Lisesi’nde öğrenciyken ilk kez Mağusa’nın Türkler tarafından fethedilmesi yıldönümünde ilk festivali organize edip yapan odur. İlk kez arkadaşları ile bir araya gelerek kendi adlarına hemen her yaz tiyatro sahneleyip oynayan da Kotak’tır.
Mağusa’nın ilk muhabir gazetecisi olan da Kotak’tır.
Sonrasında Baykal’da ilk Sosyal Konutlar’ın inşa edilmesine ön ayak olan, Bakanlık dönemlerinde bu memlekete dört büyük Kooperatif Tesisi kazandıran da Kotak’tır.
1963’den hemen sonra Haberler Merkezi’ni oluşturup Bayrak Radyosu’nun bile gıpta ile baktığı haberleri anında halka ulaştıran da odur.
Gazeteler çıkartan, didinen, politika kulvarlarında koştururken politikanın envai türlüsünü de yapan Kotak’tır…
FAKAT: Benim için İsmet Kotak ki bir devrelerde birlikte çalışmış, inandığımız davalara birlikte baş koymuştuk; her zaman Mağusalı Kotak olarak kaldı. Terini Mağusa’ya Kotak kadar akıtan pek az insan tanıdım…
“Hırslıydı” diyorlar! Ne kadar güzel. Eğer o hırs memlekete, halka hizmet olarak yansıdıysa ki yansıdı, “bin yaşasın.”
“Bazı insanlar vardır” dedimdi. Anıldıkça büyürler. Kotak’ı düşünüyorum. Kolay değildi. Arkadaşları ile Denktaş ile Rum’un ateşlerinde yanan bu memlekete “bir Türk devleti hediye ettilerdi.” Allah kendinden razı olsun… Allah rahmet eylesin…
































