Rahmetlik toplum lideri Dr. Küçük veya rahmetli lider Denktaş olsun… Bizim gibi “gelecekten” çok “geçmişi” anlatan yaşlı “köşeciler” zaten doğasallıkları nedeniyle “sık sık Doktor’u da anarlar, Denktaş’ı da…” Çünkü bilirler ki “adıyla anılan insanlar yaşamaya devam ederler…” Üstelik şunu da bilirler: “Lider” olmak kolay değildir… “İlkeleri” olmalıdır ki kuşaktan kuşağa, elden ele taşınsınlar…
Mesela geçtiğimiz gün Kıbrıs sorununun gitgide çetrefil bir hal alması karşısında amacını daha iyi anlatmak kaygısına düşen Cumhurbaşkanı Eroğlu da Dr. Küçük’le Denktaş’ın adını anarken özetle şöyle diyordu: “Cumhurbaşkanı olarak görevimi yaparken halkımın, ülkenin, milletin çıkarlarını gözetiyorum. Attığım adımlar Denktaşların, Dr. Küçüklerin, Osman Öreklerin mücadelelerine yaraşıyor mu diye düşünürüm…”
Buna karşılık ayni Eroğlu değişen koşullarda değişen çözüm alternatifleri gerçeğini öne çıkararak “barış ve çözüm” uğruna Denktaş ve Doktor Küçük’ün “iki ayrı devlet” esasını çözüm olarak masaya koymadığının da altını çiziyordu.
FAKAT İLKELER ÖLMEZ: “Türk halkının egemenlik hakkı” müzakere masasına konmaz, tartışılmaz…
Bizim kuşak bu siyasi anlayışla mayalandı. Bugünlere Dr. Fazıl Küçük, Rauf Denktaş’a geldi… Ve hep, “en az Rumlar kadar özgür ve egemen bir Türk halkı” söylemini mücadelesinin mihenk taşına vurdu…
Dolayısıyla ne zaman adadaki Türk halkının “egemenlik hakkı” gündeme gelse Dr. Küçük’ü, ne zaman Dr. Küçük’ün adını ansam Rauf Denktaş’ı hatırlarım…
Geçtiğimiz gün Dr. Fazıl Küçük’ün 30. ölüm yıl dönümüydü. İki gün önce de Rauf Denktaş’ın… Bu iki dünya liderimizle ilgili ne kadar yazıp konuştuğumu bilemem ama onları rahmetle anmaya devam ettiğimi çok iyi biliyorum… Tarihimizden gelip geçmiş tüm özgürlük ve egemenlik savaşçılarımızı Allah gani gani rahmet eylesin… Onların mücadelesidir ki bu adada “varız.”
**********
VE HAYIRLISI İLE DOWNER’I DA YEDİK (HODRİ MEYDAN DİYORUZ. YENİSİ GELSİN!)
(Her ne kadar yazımızı gazeteye gönderdikten sonra Downer’ın görev süresinin altı ay daha uzatıldığının haberleri gelmişse de… Downer’la ilgili yazdıklarımızın kadük hale gelmediğine inanıyoruz! Ve ekliyoruz: “Ha bugün ha altı ay sonra! Yolcu yolunda gerek diyoruz ve ne yazmışsak bir kez daha altına imzamızı atıyoruz!) Dolayısıyla:
KONUYA DÖNELİM: Geçtiğimiz günlerde İsrail Savunma Bakanı Moşe Yalon şöyle demiş: “Bizi kurtarabilecek tek şey Kerry’nin Nobel Barış Ödülü’nü almasıdır…”
Meğer Amerika Dışişleri Bakanı Kerry İsrail ile Filistin arasında Barış Anlaşması sağlamak için bölgede mekik dokumuş, bir iki yılda İsrail’e on ziyarette bulunmuş… Artık elinden bıkıp usanan İsrail’in Savunma bakanı da, “keşke Nobel Barış ödülünü verseler de kurtulsak elinden” deyivermiş!
VE DOWNER: Downer’ın Kıbrıs’taki arabuluculuk görevini bırakacağı haberini duyduğumda hatırıma İsrail’in Savunma bakanı geldi. Ancak ben farklı söylendim. “Downer Barış Ödülü’nü kaçırdı!’” Ki öncesinde kaç BM Kıbrıs Özel Danışmanı kaçırmadıydı ki? Hemen hepsi de adaya gelirlerken şen şakraktılar… Ayrılırlarken ağlamayı beğenmeyen, alınlarına lök gibi “başarısızlık” damgası yapışmış, mutsuz ve yılgın insanlardı!
Kİ HATIRLATALIM: İsrail’le Kıbrıs sorunu hemen hemen ayni yıllarda başladıydı. Tutun ki 1947’lerden beridir de dünyada değişmeyen tek federasyon, çözülmeyen siyasi sorun, çözüme ulaşmayan bizimkine benzer tek ülke kalmadı… Sovyetler bile kendi içindeki yeni yapılanmaları ile yeni devletler doğurdu fakat ne Kıbrıs sorunu bitti ne İsrail Filistin sorunu!
Tutun ki bizdeki sorunun son kurbanı Downer oldu… Ne İsa’ya yaranabildi ne Musa’ya…
Hele Güney’in adama yapmadığı kalmadıydı… Kıbrıs’la Belgelerini basına sızdırmak bir yana ne iki yüzlülüğü kaldıydı söylemedikleri ne de Türk’ten yana tavır koyduğu suçlamaları…
Hoş ayni Downer’ın bizim tarafta da çok hüsnü kabul görmediği bir gerçekti… Neyse her iki taraf da elinden kurtuldular! Downer de Rum ve Türklerin elinden kurtuldu! Müslüman olsaydı adettendir, kurban keserdi. Her halde ilk fırsatta kiliseye gidip mum yakacak!
**********
BİR DEVLET KENDİ KENDİNİ ANCAK BU KADAR ZEHİRLER! (İNSANLAR İNSANLARIN CANLARINA KAST EDİYORLAR!)
Geçtiğimiz gün KKTC’yi AB’ye bir adım daha yaklaştıran iki önemli tasarı yasalaştı.
Birisi “Ölüm cezalarının” yani idamın kaldırılması. Diğeri “Doğaya aykırı” denilen Cinsel İlişkinin suç olmaktan çıkartılması… Yerine konan, “cinsel dokunulmazlığa karşı işlenmiş cinsel nitelikli suçlara” atfen yasadaki yeni başlığıyla, “Cinsel Nitelikli Suçlar” oldu… Üstelik “kadın erkek ayırımı yapmadan ve kimliği ne olursa olsun…”
Aslında bu “yasaların” nasıl çalışacağını anlamak için her hangi bir nedenle “yargı önüne” gelmeleri gerekecektir ki somut durumlarıyla görelim…
VE TOPLUMU SARAN KORKU: Galiba bu kez sorunu deşen şu “cennet hurmaları” olayı oldu… İthal edilen hurmalarda peş peşine “tarımsal ilaç kalıntıları” bulundu…
Bunun üzerine harekete geçen ilgili devlet birimleri, görevliler türlü çeşitli gıdaları laboratuarlarda tahlile tabi tuttular, çıkan sonuç felaket!
İthal sebze ve meyvelerdeki “tarımsal ilaç kalıntıları” yanı sıra, kendi ürettiğimiz süt ve mamullerinde de normal değerlerin üzerinde bakterilere falan rastlandı. Tabi et ürünlerinde de…
SORUN ÇOK ESKİDİR: Çünkü laboratuarlardaki analizlere bile gerek duyulmayacak bir hijyen ve cahillikle vurdumduymazlığın egemen olduğu ülke durumuna geldik!
Dolayısıyla önce neden ve niçin bu duruma geldiğimizin analizini yapmalıyız. Neden yıllarca haddinden fazla hormon ve zirai ilaç kullanıldı? Niçin et ve ürünleri sağlık yönünden hep şaibeli oldu? Neden süt ürünleri zaman zaman şüpheli görüldü? Ve neden yıllardır “çevre kirliliğini” de yanına alan hijyen sorunu bir türlü çözüme ulaştırılamadı?
İŞTE şu ünlü “aş, iş hayat hakkı” olayı! İŞTE bu hakkı vermenin ödenmesi gereken diyeti olarak istenen “siyasi parti kuyrukçuluğu!” İŞTE bunlar nedeniyle yaratılan popülizm!
İŞTE o popülizmin sonucunda “bırak yapsınlar, bırak gitsinler” tutumunun kanunsuzluk yaratan uygulamaları…
Bunların yanına devletin “çözümsüz memlekette aman ticari ve üretime dayalı teşebbüsleri ürkütmeyelim” tutumunu da koydunuz muydu ülkede “dileyenin dilediğince hareket serbestisi alanı oluşturması” olağan düzen haline geldi!
Yüzlerce defa “zirai ilaçları dozunda kullanın dendi ama kimse tınmadı!” Yüzlerce defa hormonun nasıl kullanılması gerektiği anlatıldı ama aldıran olmadı. Yüzlerce defa her iş yerinde, her lokantada, sanayi ve imalat yerlerinde “temizliğin, tertibin önemi anlatıldı ama anlayan olmadı!
FAKAT: Ne zaman “kanunlar” çalıştırılarak “insan hayatı ve kanser hatırlatılacak” olsa, tüm mesleki kesimler “battık” diyerek ayağa fırladılar.!
Kendi gözlerindeki merteği görmeden başkalarının gözlerinde çöp arayan “kuruluşlar,” devlet hangi kez suçluları işaretleyip uyarmaya kalksa sırf gelip giden iktidarları yıpratmak için ayağa kalkıp yollara döküldüler…
SONUÇ: Bu memleket kanserden ölüyor! En büyük nedenlerinden birisi “kanserojen maddeler!”
Bu memleket kalpten, yüksek tansiyondan, “şekerden” ölüyor! Buna karşılık ekmekler un mamülleri şekerden, tuzdan geçilmiyor!
Bu memlekette bırakın etin yağını, neredeyse hayvanın kulakları ile ayağının tabanlarını birlikte satacaklar!
MAL MEYDANDADIR: Lefkoşa Belediyesi ile Sağlık Bakanlığı ve Sağlık Hizmetleri Dairesi bir tarama yapıyorlar ki ne kebabında kalmış sağlık ne helliminde! Dün Havadis Gazetesi liste halinde bu gıda maddelerini ayazlatırken, biz sadece “korkunç” diyorduk!
Şimdi yeni tedbirler, cezai müeyyideler alınmaya çalışılıyor ya… Bakın bu “imalathanelerden ne protestolar ne açıklamalar gelecek!” “Vay zaten işler kesat, bir de siz bindiriyorsunuz” mu demeyecekler yoksa “yalanlama üzerine yalanma ile “biz saygın müesseseleriz mi demeyecekler!” Ve tabii “devlet ricalini tehditler!”
Kaç yıldır bu filmi hep izliyoruz… İnşallah bu “son” olur!
































