İlkbahar:
Gündüzler gecelerden vakit çalmaya başlarken, kelebekler görünürdü kanatları telaş içinde.
Kış geride kalıyordu öfkesinin içinde kaybolarak.
Avlulardan avlulara, ovalardan ovalara, dağlardan dağlara sanki bir akordeon sesi eşliğinde yayılırdı ilkbahar her yere.
Yeşilin peşine düşer, yeşilin içinde ürperirdi memleket.
Kilise kuleleri ile minareler kılıçlarını kınında sustururlardı bu mevsimde!
Bütün vakitleri aynıydı, serin ve ferah, bütün vakitleri çiçek ve aşk kokmakta.
Hele de sündürmelerde ilkbahar, ki yuf deliklerinden dalardı evlerin içine.
Kalabalıklaşırdı sokaklar ve çiçekler, kapılar açık durmaya müsait.
Bir senfoni orkestrasının şefi başlatır gibiydi her şeyi.
Kent ıslak yemenisini başından atmış, saçlarını serin rüzgarlara kaptıran doğulu bir kadını andırırdı.
…
Mevsimin yeşili, neşeli sokak çalgıcıları gibi dalardı ara sokaklara; avlularda, bahçelerde, ağaçlarda, teneke saksılarda söylerdi şarkısını.
Seyyar satıcıların bağrışmaları demir ve dülger atölyelerinden çıkan seslere karışır, Kadınlar Pazarı’ndan Bandabuliya’ya, oradan bütün çarşılara kadar oluşan kalabalıklar düzensiz kortejler oluştururdu.
Kasapların gür sesleri ile çınlardı Bandabuliya.
Gözleri görmeyen Ali Dayı yine aynı yerde otururdu.
Kırsal yerlerden güvercin sevinci ile şehere inenlerin elleri, ayakları, yürüyüşleri, giysileri ve kendine özgü konuşmaları ile memleketin ta kendisiydiler ve geldikleri yerlerden parça parça ülke kokusu salarlardı Lefkoşa çarşılarına.
Venediklilerin yıktıkları kiliselerden elde edilen sarı taşlarla yeni şekil verdikleri savaş yorgunu surlar, birkaç Osmanlı topunu taşırdı sırtlarında.
Önce “Porta del Proveditore” olarak bilinen daha sonra Girne Kapısı olarak anılan yerde avını yakalamaya hazır aç iki timsah gibi durur hâlâ iki top.
Ahşap kapılar sokak muhabbetlerine açılır; saçları kırmızı kurdelelerle bağlı kız çocukları dar sokaklarda oyunlar kurar, kediler bir köşede sevinçle debelenirdi.
…
Erkeklerin uzun saç bırakmaya başladığı, kızların mini etek giydiği yıllardı.
Böyle zamanlarda kadın ve erkek terzilerin işleri başından taşar, siparişlerini yetiştirmekte zorlanırlardı.
Hayat, ilkbaharla bayramdı ve herkes mevsimine göre giyinmesini bilirdi.
İlkokul çocukları sokaklarda yürüyüp koşarken, ayakkabılarının altına vurulan pençeler topuk dansı ile yapılan Riverdans’taki seslere benzerdi sanki.
Sinemalar yazlık yerlerine yaseminler açarken gidecekler, bu yüzden bahar hazırlığı yapmaktaydılar ki sandalyelerin kırığı döküğü tamir edilir, kantin ve makinist odasındaki kameralar elden geçirilirdi.
Arılar bahçeden bahçeye, çiçekten çiçeğe konacak, sonra uzak yerlerdeki kovanlarına polenlerini bırakacak, tekrardan ovalara, bahçelere koşacaklardı ve bu kararlı ve telaşlı koşturuş bahar boyunca sürüp gidecekti.
Onların mevsimiydi ilkbahar: Arıların, kelebeklerin… Yapraklarda dallarda gezinen ne varsa, havada uçuşan ne varsa onların mevsimi.
…
Köşklüçiftlik ve Kumsal’daki bahçeli evlerde bulunan taş havuzlarda gezinen birkaç tatlı su balığı neşe içinde dolanırdı durgun yeşile çalmış sularda, başlarında yel değirmenleri ilkbaharın şarkısını fısıldardı.
Kanlıdere’nin suyu henüz çekilmemiş olur, hatta bazı yıllarda gelen mayıs dereleri ile taşmaya dururdu.
İlkbahar yağmurları bin bir milletten devşirme bu kente anlaşmalı gibi gelirdi sanki!
Yağmur en çok üç dört kez yağacak, ebe gömeçlerine, yumurta otlarına, ayrellilere can katacak; yağmurlar Nisan’a rastlayınca onun adı ile anılıp şarkılara, şiirlere yazılacaktı.
Kerpiç duvarlar, yuf delikleri, tel dolapları, toprak su küpleri Türkçe, Rumca, Ermenice konuşur birbirleri ile anlaşırlardı!
İnsanlar da öyle.
Türkçe konuşulduğunda Rumca gibi, Rumca konuşulduğuna Türkçe gibi anlaşılırdı!
Bir keresinde adaya gelen yabancı bir gezgin, çok eski yıllardı, Müslüman ve Hıristiyan topluluklarını birbirlerinden ayırt etmenin mümkün olmadığını, ancak bunların giysilerinden ayırt edilebileceğini söylemişti.
Sonradan ayırt edileceklerdi ama! Bulutlar gibi parçalanınca coğrafya!
Fakat hiçbir şey ilkbahar sevincini birlikte yaşamayı bölememişti ne köylerde, ne kasabalarda ne şehirlerde…
…
Rumca girip Türkçeye çıkan sokaklar olduğu gibi, yorgun bir Lüzinyan duvarı kesebilirdi ansızın önünüzü.
Yatırlar ve sokak çeşmeleri, ağırlaşmış siyah bulutları bir yorgan misali üzerlerinden atar gibiydi.
Ahşap kapılar ve pencereler, ilkbaharın neşesi içinde seyyar satıcıların bağrışmalarına eşlik ederdi sanki kısa kahkahalarla.
Taş pencereli bir Venedik evinde yükselen Türkçe sesler hiç işitilmemiş; yeni yapılmış şarkılar giydi.
İlkbahar yürürdü sokaklarda.
Acaba Floransa kentinde söylendiği gibi dört mevsime göre mi ayarlanmıştı bu sokaklar?
Her köşesine dört mevsimin kokuları sinmiş o evler gün gelip terk edilecekti ama henüz vakit erkendi.
İlkbaharla birlikte okul bahçeleri öğrencilerle dolar, zil vaktine kadar çocuk sesleri bu kadim şehrin sokaklarında çınlar durur, onların neşeli yüzleri ahşap kapılarda donar kalırdı.
Her kapı bir çocuk yüzüne benzerdi.
Haydarpaşa, Selimiye, Yenicami ve Atatük İlkokullarına giden öğrenciler, ellerinde çantaları, temiz pak okul kıyafetleri içinde o daracık sokakların havaya uçurulan rengarenk uçurtmaları gibiydiler.
İlkbaharı okul çantalarında, kurşun kalemlerinde, tebeşirlerinde taşırlardı.
Ama doğrusunu söylemek lazım, onlar büyüyecek ve o çocuklar terk edecekti Lefkoşa’yı!
…
Bir şarkı gibiydi ilkbahar, nakaratı yedi renkten oluşan.
Birdenbire gelen ama uslu uslu yağan bir yağmur Beşparmak dağlarına uzanan ovaların içinde doğan gök kuşağına dönüşürdü.
Lefkoşa’dan Boğaz’a doğru dizilen arabalı aileler o yedi renkten gök kuşağını, yaprakları yağmur damlacıkları ile süsleyip parlayan çiçekler içinde seyrederlerdi.
Laleler ve sarıpapatyalar yol yol olur, Van Gogh’un manzara resimlerine dönüşürdü birdenbire ortalık.
Evlerdeki yatak odaları işte o ressamın yatak odasına benzerdi.
Karyolalar tahtadan değildi ama bir köşede tahta bir masa, üstünde birkaç su bardağı ve topraktan sürahi, bir iki hasır sandalye ve yıldızlara bakan kanatları ahşaptan bir pencere, bir de uyduruk duvar askılığından ibaret.
Ama bu sadelik olanca sadeliği ile gelen ilkbahara uyardı!
Ne isteyebilirdi ki insan bu hayatta, gökteki o yıldızlar varken ve tarlalarda bin bir çeşit çiçekler, kelebekler oynaşırken.
Nihayetinde bir iç çekiş gibi değil miydi hayat ve o kadar kısa!
Zaten birinin bir şey istediği yoktu ve hayat gerçekten de sadeydi.
Herkes aynı çarşılardan aynı şeyleri alırdı.
Ayrı renkler içinde aynı kıyafetler içindeydiler.
Kruvaze bir ceket moda olduğunda, herkes o ceketi takardı sırtına.
Arkası iki taraftan yırtmaçlı.
Pantolon paçaları genişlediğinde, herkes çan paça pantolon giyerdi.
Şimdiki gibi döküm saçım kıyafetler yoktu; kimsenin şortla dışarıya salındığı görülmemiştir.
Kadınların da öyle.
Etekler diz üstüne çekildiğinde, herkes dizüstü etek giyerdi; hiç kimse acayip giysiler içinde görünmezdi.
Mini etek modası çıktığında, genç kızların çoğunluğu bu modaya uyardı, modeller Burda’dan seçilirdi.
Mevsim ilkbaharsa, modeller ilkbahara göre, kış ise kışa, yaz ise yaza göre.
Kalabalıklar podyumlarda yürür gibiydi.
Kısacası mevsime uyulurdu.
…
Bandonun sesi uzaktan işitildiğinde, bu, şehir meydanında toplanmanın bir davetiydi.
Hani çok eskilerde borozancılar vardı.
Belki de bu yüzden sokakların birinin adı Borozancıbaşı Sokak’tı.
Kimbilir kimin nesiydi kaç kez çalmıştı borozanını ve ne için.
Diyeceğim, ilkbahar kıyafetleri ne ise işte o kıyafetlerle çıkılırdı sokaklara.
Sağlı sollu kahvehanelerin önünden caddelere akan kalabalıklar hisar üstlerini, parkları, yolları doldururdu.
O iki aç timsahın önünde kurulurdu törenler.
Tepeden bakıldığında, ilkbahar, iki dizini kırarak bahçeye usulca oturmuş bir kadının çimlere yayılan allı pullu eteği gibiydi.
Kent bütün sadeliğine rağmen o allı pullu manzaraya gömülürdü.
Meydanları dolduran o kalabalıklar da öyle.
Hani insan şöyle bir baktığında,
Öyle mevsimlerde ölesi gelirdi…
…
(Son)
































