Devletin korumacılık sistemi başarı sağlamadı

10 Ekim 2016 Pazartesi | 09:43

METGİN LTD Direktörlerinden Engin Yeşilada, HK Ajansa ülke ekonomisi hakkında çarpıcı açıklamalar yaptı

HK Ajans

Bu hafta sizi yerli ithalatçılarımızdan Metgin LTD ortaklarından olan Engin Yeşilada ile bir araya getireceğiz. Metgin, 1989 yılında iki çocukluk arkadaşı Mehmet Hatay ile Engin Yeşilada tarafından kuruldu. Hollanda’dan konserve bezelye ithalatı ile başlayan serüven bugün, dünya devlerinin KKTC distribütörlüğüne kadar uzandı.

Mondelez, Henkel-Schwarzkopf, Friesland Campina, Danone, Arla, Savola Grup, Itex, Iceland gibi. Bunların yanında Türkiye’den de Tamek, Evyap, Banvit, Bahçivan, Namet, Pakmaya ve Ovalette gibi ürünler de Metgin aracılığıyla ülkemiz insanı ile buluşuyor. Engin Yeşilada ile ülke ekonomisi, ithalatçılara olan bakış, ülke sanayisi, çözüm sonrası ekonomik durumumuz gibi birçok konuyu ele aldık. İşte detaylar…

 

Öz kaynaklarımızla bu işe başladık

SORU:  Metgin LTD’nin doğuşu nasıl oldu? Sohbetimize böyle başlayalım isterseniz.

YEŞİLADA: Mehmet Hatay ile biz mahalleden arkadaştık. Ayrıca sınıfta okuduk, sıra arkadaşı olduk. Üniversiteyi Türkiye’de aynı şehirde okumadık ama sürekli görüştük. Ben iktisat, Mehmet ise ekonomi okudu. Okul bittikten sonra “ne yapabiliriz?” diye düşündük. İkimiz de memur olmak istemiyorduk. Araştırmalarımız sonucunda “dayanıklı tüketim maddesi” işine girmeye karar verdik. Cebimizde ne varsa ortaya koyduk ve 7 palet bezelye ile başladık bu işe. Hollanda’dan ithal bir üründü. 2 yıl boyunca hiç eleman almadık, mümkün olduğunca para çekmedik. Annemizden, babamızdan destek aldık. Ortağım Mehmet ile farklı karakterlerde olduğumuz için sürekli bir birimizi dengeledik. Farklılığımızı avantaja dönüştürdük. 26-27 yıldır beraberiz. Şimdi hedefimiz, şirketimizi kurumsallaştırıp bizden sonra gelecek nesillere bunu sağlıklı bir şekilde teslim etmek.

 

dsc_0001

Kurumsallaşıyoruz

SORU: Şirketinizi bir aile şirketi haline mi dönüştürüyorsunuz?

YEŞİLADA: Evet, biz kurucularız. Tabii ki kurumsallaştığınızda, bizim istediğimiz, bizim çocuklarımız bu şirkette çalışır veya çalışmaz, Metgin’in devamlılığını sağlamaktır. Çocuklarımız çalışacaklarsa da, normal bir çalışandan çok farklı olmamaları gerekir. Ancak kendi gayretleri ile bir yere gelirlerse gelecekler şirket içerisinde. Kurumsallığın tüm unsurlarını biz burada yaşatmak istiyoruz

SORU: Kurumsallaşma adına herhangi bir profesyonel destek aldınız mı?

YEŞİLADA: Evet aldık. Şu anda anayasamızı oluşturduk, o süreç başladı. Şimdi yukarıdan aşağıya doğru gidiyoruz. Birçok şeyi yaptık.  Tabii ki bu iş akşamdan sabaha olacak bir iş değil. Ciddi bir mesai gerektirir ve zamana yaymanız gereken bir olay.

 

Yeni binamız yapılıyor

SORU:  Konserve bezelye ithali ile başladığınız işte, bugün ülke çapında bilinen ve piyasada ciddi bir yeri olan Metgin şirketiniz var. Metgin bugün ülkeye hangi ürünleri getiriyor.

YEŞİLADA: Biz her zaman öncü olmayı hedef haline getirdik. Pazarlama teknikleri açısından da her zaman yenilikçiyiz. Şu anda örneğin, yeni bir yatırımımız var. Bina yapıyoruz. Buna lojistik merkezi de diyebiliriz. Kıbrıs’ta ilk defa olacak olan bir sürü unsuru olacaktır. Bu da bize bir ivme katacak. Adada bir anlaşma olur veya olmaz, rekabet koşullarını bir çita yukarı çekeceğiz. Metgin, ülkede olmayan bir sürü ürünü getirmiştir ilk kez. Olanlarla da ciddi rekabet yaparak onların da tüketiciye daha sağlıklı ve daha çeşitli ve daha uygun fiyata ulaşmasını sağlamıştır. Tüketici bilincini de artırmaya gayret gösteriyoruz. Bence memleketteki en büyük sıkıntılardan bir tanesi de tüketicilerin yeterince bilinçli olmamalarıdır. Olmaları halinde, iyi ile kötüyü daha iyi ayıracaklarından dolayı, biz onların bilinçlenmeleri konusunda da elimizden ne gelirse yapmaya hazırız.

 

Tüketici bilinci

SORU: Tüketicinin bilinçlenmesi adına Metgin neler yapıyor? Tüketici bir ürünü alırken nelere dikkat etmeli?

YEŞİLADA:  Öncelikle rutin olarak, üretim tarihi ile son kullanım tarihine bakması şart. Muhafaza koşullarına, içeriğine bakması gerekir. Ancak, bunun arkasında da, örneğin peynirden konuşacak olursak, peynirin çeşitlerinin içeriğinde neler olduğunu, peynirin zaman içerisinde bekleyerek tadının daha da güzelleştiğinin tüketici tarafından bilinmesi gerekiyor. Bunun yanında üretim şekli de önemli. Bizim bir ürünümüz var ki, yüzde yüz natureldir. İçinde hiç katkı maddesi yoktur. Her ne kadar bunlar için reklam versek de, halkımız tarafından çok fazla bu bilinmemektedir. Ancak Avrupa’da bu gibi şeyler için çok ciddi paralar harcanıyor. Çok ciddi araştırmaların yapılması gerektiği için bunların da fiyatları çok daha yüksek. Fakat biz burada halk o bilinçte olmadığı için bu fiyatları koyamayız. Mümkün olduğunca bu fiyatı aşağılara çekip biz kendimiz o aradaki fiyat farkını karşılıyoruz. Çok fazla rakip ürünleri eleştirmek istemem ancak kendi ürünümün ne olduğunu sizlere anlatmak isterim. Rakip ürünlerde olmayan şeyler, örneğin bulaşık deterjanında, bulaşıklar yıkanırken insanların ellerini daha az yıpratan bir sürü deterjan var. Veya sabunlarda bakterileri öldüren “Activex” gibi markaların kullanılması konusunda farkındalık yaratmaya çalışıyoruz. Bu konularda sosyal sorumluluk içeren tanıtımlar yapıyoruz. Diyabet Derneği ve ÖZEV ile yakın ilişkilerimiz var. Okuttuğumuz çocuklarımız var ama biz bunları çok fazla dillendirmiyoruz. Çünkü bizim bu topluma olan bir görevimizdir.

 

dsc_0037

Devletin korumacılık sistemi başarı sağlamadı

SORU: Biraz da ekonomiden bahsedelim. Son dönemlerde iş insanlarını etkileyen kararlar alınıyor. Fonlar, aflar. Bunun yanında Kıbrıs sorununun çözülmesi halinde Kıbrıs Türklerinin ekonomik olarak altta kalacağı ifadeleri yer alıyor. Siz ülke ekonomisini nerede görüyorsunuz?

YEŞİLADA: Biz ekonomik olarak bir kısır döngünün içerisindeyiz yıllardan bu yana. Hep aynı şeyleri yapıp, sıkıntıları büyütmekten başka bir şey yapmıyoruz. Çünkü, bu kısır döngü içerisinde yaşamaktan da mutluyuz toplum olarak. Ama, bu kısır döngüden çıkmadığımız sürece de bir yere varamayız. Bugün, adada bir anlaşma olursa “biz altta kalırız” deniyor ama esas olay bizim altta kalmamak için herhangi bir çaba ortaya koymamamızdır. Yani, bu anlaşma 10 veya 20 sene önce de olsa altta kalacaktık, bugün olsa yine altta kalacağız, hatta 10 sene sonra olsa yine altta kalacağız bu mentalite ile gidersek. İlk önce biz anlaşma veya anlaşmamayı bir tarafa bırakıp, kendimizi nasıl düzeltiriz ona kafa yormalıyız. Korumacı anlayışla veya ürünlerin üzerine, ithalatta fon veya gümrük koyarak bir yere varılmış olunsaydı. Bu sistem çoktan başarı sağlamış olurdu.1980’lerden bu yana korumacılık sistemi var. Bugün baktığınızda “başarı sağlandı mı?”, hayır. Korumacılığın kime faydası var? Sadece belli şahıslara, belli üretim alanındaki kişilere faydası var. Ama onlar da, işlerini büyütüp daha iyi bir yere gelemiyorlar ölçekten dolayı. Ekonomik olarak bizim neyi üretip, neyi üretmememiz gerektiğinin kararını verip, çok kıt olan kaynaklarımızı da,  onları teşvik etmek için kullanmalıyız.

 

Tüketici, konan fonun kendi cebinden çıktığını fark etmelidir

SORU: Bunlar nelerdir sizce?

YEŞİLADA: Hellim, zeytin, zeytin yağını örneğin ciddi şekilde desteklememiz gerekir. Lüzumsuz olan birçok şeyi de kaldırmamız lazım ki, bunu desteklerden de fonla veya pahalılık yaratacak vergi unsuruyla desteklemeyelim. İnsanlar sürekli fon konulduğunda “tüccar isyan eder” denir. Aslında tüccarın kaybettiği bir şey yoktur. Tüketicinin bilinçlenmesi derken bundan bahsediyoruz. Bu da çok önemlidir. Tüketici, gelen fonun direk kendi cebinden çıktığının farkında olmalıdır. O çıkan paranın da nereye gittiğini bilmelidir. Örneğin biz deterjana fon ödüyoruz. Eğer fon olmasa siz, “x” ürünü 10 TL yerine 8 TL ye alacaksınız. Bu 2 liranın nereye gittiğini tüketicinin sorgulaması gerekir. İşte bilinçlilik budur. Biz bunu telafuz etmeye çalışıyoruz ama, çok da başarılı olduğumuz söylenemez. Bu kısır döngüleri kırmadan, ekonomimizi geliştirip bir yere gidemeyiz. Annan Planı döneminde bazı iyileştirmeler oldu, bir sinerji yakalanmıştı. Bir yerlere sıçrama olmuştu. Fakat ondan sonra bunun devamını getiremediğimiz için biraz geri gelip durduk. Şimdi bir çözüm, bir anlaşma olacaksa, yine bir sıçrama olacaktır ekonomimizde. Çünkü, sıkıntıların başında dünya ile entegre olamamak gelir. Dünya ile entegrasyonu sağlarsak eğer ve karşı tarafın gelişmiş ekonomisinden de bizi etkileyecek unsurları anlaşma içerisinde zamana yayarsak, o zaman bizim lehimize olur diye düşünüyorum. Ama “okyanusa atlar gibi atlarsak” bu bize ciddi sıkıntılar getirecektir. Bence ekonomiden daha ziyade bizim için esas önemli olan ve esas sıkıntı yaratacak olan, alt yapı eksikliğimizdir. Sadece fiziki alt yapıdan bahsetmiyorum. Esas önemli olan, insanımızın olduğu eğitim seviyesi yeterliliği. Bu ikisini mukayese ettiğimde sonuç beni ürkütüyor. Üzülerek söylüyorum bunu. Bizim ülkemizde, hatta dairelerimizde, yabancı dil, eğitim gibi konularında maalesef her geçen yıl yukarıya değil, aşağıya doğru bir ivme oluşuyor.

 

Yabancı sermaye sendromu

SORU: Ülkemizde yüzde yüze yakın bir okur yazar oranımız var ama?

YEŞİLADA: Bu nicelik, nitelik meselesidir.  Çevreye, yollara baktığınızda eğitimli bir ülke değiliz. Gazete, kitap satış oranlarına baktığınızda, eğitimli bir ülke değiliz. Sanki o oranlar doğru değilmiş gibi. Biz Kıbrıslılar, sanıyoruz ki, bir dünya var ve bizim etrafımızda döner. Ülkeye yabancı bir yatırımcı geldiği zaman da “ bu toprakları verirsek mahvolup gideceğiz” gibi bir sendroma giriyoruz. Bu toprağı başka yerde bulamaz ve bize mecburmuş gibi davranıyoruz. Öyle bir zihniyetimiz var. Halbuki yabancı sermaye çekmek için başka ülkeler on tane takla atarlar. Gelişmekte olan ülkelerin başarısı da o yabancı sermayeyi ülkeye çekmekle doğru orantılıdır.

SORU: Yabacı sermayeye karşı ülkede aşırı bir güvensizlik oluştu. Bunun nedeni nedir sizce?

YEŞİLADA: İki tane nedeni vardır bence bunun. Birincisi, az önce söylediğim gibi sanırız ki Kıbrıs dünyanın merkezindedir. İkincisi de, senelerce gelen yabacı sermayenin hep sömürdüğünü, araziyi alıp da hava parasına sattığını, bu işten nemalandığını filan haberlerde okuruz. Dolayısıyla, ister istemez bir tepki oluşuyor. Bir de tabii, bizim de kendi yerli yatırımcımız vardır. Kendi yatırımcımızı da toprak etmemeliyiz. Örneğin, bir üniversite olayına bakalım. Adam “x” üniversite, kendi arazisini satın almıştır ve kendi imkanlarıyla binasını yapmıştır. Ancak Türkiye’den veya başka bir ülkeden üniversite gelecek ve ona devlet tarafından bedava arazi verilecek. Bu, haksız rekabettir. Bu, sermaye düşmanlığı da yaratır ister istemez. Bunlardır esasında yabancı sermayeye karşı ön yargıyı oluşturan. Yine kaynağı biziz.

 

Vergiyi veren ithalatçılardır

SORU: Ülkemizde ithalatçılara iyi gözle bakılmaz. Yerli malın önünde duran bir engel olarak görülür ithal ürünler. Gerçekten ithalatçılar olarak ülkeye zararınız var mıdır?

YEŞİLADA: İthalatçılar olarak bizler kendimizi doğru ifade edemiyoruz. Zaten fırsat da verilmiyor. Yanlış anlamaya insanlar çok müsait. Az önce de söylediğim gibi, biz istemez miyiz yerli ürünlerimizin satılmasını, iyi yerlerde olmasını. Biz de bunun için çaba gösteriyoruz. Örneğin, bugün Bahçivan’a bizler ön ayak olduk ve hellim yaptırıyoruz burada. Friko’yu getirttik buraya sırf Arap ülkelerine hellim yapıp da satabilmek için. Ama olanaksızlıklardan dolayı başarılı olamadık. Kapasite, fiyat ve kalite garantisi olmayınca adam bu yatırıma girmedi. Biz bu garantileri veremedik. Diğer taraftan, yapılacak olan yerli üretim çok önemlidir. O planı yapsak, ülke olarak “şunu, şunu” üretmeliyiz dersek biz onu sonuna kadar destekleriz. Ama her şeyi yapmaya kalkarsak ve herşeyi desteklemeye kalkarız hiçbir şey yapamayız. Ülkemizde olan yerli üretimin en büyük sıkıntısı budur. Her şey yapılmaya çalışılıyor. Bir şekilde ülkede paketlemek de yerli üretime giriyor. Bu tür şeyler anlamsızdır. Ama zeytin, zeytin yağı gibi şeyler önemlidir. Bunları desteklememiz şart. Bunların maliyetini düşürecek şekilde de imkanlar sağlanmalıdır. Ama belli sektörlere yapılsın bu destek. Hiç olmayacak bir sektöre yönlendirilmesin, o zaman ülkenin kaynakları boşuna harcanmış oluyor. Şimdi “ithalatçılar zarar veriyor” denilir. Allah aşkına bir bakın en yüksek vergi veren ilk 100 şirkete. Bunların kaçı ithalatçı, kaçı sanayicidir. Yani biz tamamen kayıt altındayız. Belki bizim içimizde de kötü çocuklar vardır. Devlet onlara ceza versin ki biz de bu kötü damgadan ve haksız rekabetten kurtulalım. Hem de ülkede neyin sanayi olduğunu netleştirmeli devlet. Sanayi sektörünün en büyük sorunlarından birisi de bence pazarlamadır. Hiçbir üretim şirketinde, üretim ile pazarlama aynı çatı altında değildir. Üretim başkadır, pazarlama başkadır. İkisini bir yerde yaparsanız yarım yamalak olur o iş. Bizim ülkemizdeki sanayiye benzer. Tüketicinin önünü açacak olan rekabettir. Dünyada üretim yapan bir firma ile ülkemizde üretim yapan bir temizlik şirketinin rekabet etmesi söz konusu bile değildir. Zaten ham maddesini onlardan alıyordur. Örneğin, araştırma geliştirme yapıyor yurt dışındaki şirketler ve ürün geliştiriyor. Çamaşır makinesindeki bir ilaçla yıpranan giyeceğinizi tamir ediyorlar. Ama bizim ülkemizdeki şirketlerin böyle bir bütçesi yok ki bunu yapsın. Dolayısıyla, bizim  gerçekten yaptığımız işe destek olmalıyız. Zeytin, harnup, alıç gibi, hem doğal, hem organik ürünleri, yurt dışından gelen insanlara yöresel kıyafetlerle köy ortamı yaratılarak tanıtıp satmaktır doğru olan. Gelen turistleri böyle bölgeler yaratıp, kendi kültürümüzü yansıtan yerlere  götürsek, büyük ses getiririz. Yapılması gereken budur. Bunu yetkililerle görüşüyoruz ancak bugüne kadar herhangi bir yanıt alamadık. Onun için diyorum kısır döngü içerisindeyiz.

 

Ülkemizin değerini bilelim

SORU:  Çözüm öneriniz nedir peki. Tüm sorunlarımızı Kıbrıs sorununun çözümüne endeksledik. Bireysel değil, toplumsal kalkınma için neler yapılmalıdır?

YEŞİLADA: Esas sorunumuz budur. Biz çözümü bekleyerek bizim gençliğimiz geçti nerede ise. Herkes evinin önünü süpürürse ve o toplum bilincine sahip olursa her şey düzelir. Ciddi radikal önlemler alınmalı. Bunu gerçekten yapabilecek bir irade olmalıdır. Bugüne kadar da hiçbir parti bu iradeyi göstermedi. Ama esas mesele de toplum da bunu talep etmedi. Herkes de gidişattan memnundur. Bu sistemin dışına çıkıldığında gerçekten zorlanılacaktır. Ama iyi ile kötü, başarı ile başarısızlık o zaman bir anlam katacaktır hayatımıza. O zaman toplum olarak ileriye doğru gitmeye başlayacağız. Biz cennet gibi bir ülkede yaşıyoruz aslında. Gelir düzeyimiz her ne kadar düşük olsa da, dünya ülkeleri içinde hiç de kötü bir yerde değiliz. Çok güzel bir ülkede yaşıyoruz. Bunun farkında olup da daha iyi olması için çabalamalıyız.